zeybek

- Çingen pilavı yapalım mı?

Esasen pilavla yakından uzaktan ilgisi olmayan, adına niye çingen dendiğini de zinhar bilmediğim, ve fakat dünyanın en leziz, en kolay ve dahi en harika yemeğidir çingen pilavı. Küp küp kestiğiniz beyaz peynirlerin üzerine, domates gibi kokan sahici domatesleri doğrar, üzerine güzelinden zeytinyağı gezdirirsiniz. Eser miktarda limon ve taze reyhan da koyarsanız, daha süper olur. Bu muhteşem ötesi karışıma, hemen kaşık sallanılmaz. Elinizde birazdan banmak üzere hazır tuttuğunuz ekmeklerle birlikte, yutkunmak suretiyle başında bir süre beklemeniz gerekir ki, domatesle peynir hallenecek vakit bulsun. Yemeye doyamaz, ne çabuk bitirdiğinize hayret edersiniz. Tabakta kalan son ekmek kırıntılarını, işaret parmağınızın ucu marifetiyle toplar, düşürmeden dilinize götürmek suretiyle yersiniz. Yerken, arasıra gözleriniz zevkten kısılırsa şaşırmayın, normal bir durumdur.

Yemek zevkimiz, hatta diğer zevklerimiz de, birbirine benzerdi. O mu benden etkilenirdi, yoksa ben mi ondan, bilmiyorum. Benzerdi işte. Yazın, sabahları arasıra ızgara balık yemek, aklımıza düştükçe kelle paça ve işkembe içmek değişmez keyfimizdi. Ben, hayatımdaki en lezzetli çorbaları, şehirlerarası otobüs terminallerindeki küçük esnaf lokantalarında içtim. Yatılı okuduğum ortaokuldan mezun olup, gene yatılı okumak üzere uzak bir şehre giderken yaptığımız yolculukları hatırladığımda farkettim bunu ilk. Ona sorsam, o da benzer bir cevap verir herhalde.

Bilimum yaramazlığı ve haşarılığı yapma potansiyeline doğuştan sahip - ve de sakar- beni, ben artık kendi başımın çaresine bakmak üzere ailemden uzaklaşıp üniversiteye gidene kadar kolladı.

- Evden kaçtığınız günü hatırlıyor musun?

Hiç unuturmuyum. Amcaoğluyla birlikte, yanımıza bir miktar ekmek, mebzul miktarda kibrit ve sigara alarak evden kaçmıştık. Ne demeye kaçmıştık, hadi kaçıyoruz, ne diye sigarayla kibrit almıştık yanımıza, hatırlamıyorum. 9-10 yaşlarında iki oğlan çocuğu yürüyerek ne kadar uzaklaşabilirse, biz de o kadar uzaklaşmıştık evden. Akşam olup da hava kararmaya başladığında, korkuyla karışık bir pişmanlıkla ortalıkta avanak avanak dolaşırken, amcamla birlikte bulmuşlardı bizi. Bulunmanın verdiği sevinç ve evden kaçmış olmamızın farkedilmesinden kaynaklanan bir korkuyla, "biz de sizi arıyorduk" gibilerinden bir şeyler gevelemiş, sonrasında, oturduğumuz evin bodrum katında süper ötesi bir dayak yemiştik. Morluklarımızın geçmesi iki haftayı bulmuştu. Bir hafta boyunca benimle hiç konuşmamış, kızgın kızgın bakmıştı bana.

- O kadar fena dayak atmanız şart mıydı?
- Az bileydi size.

Üniversiteye başladıktan sonra, yazları da çalışmak bahanesiyle Ankara'da kalmaya başlayınca ben, çok görüşme fırsatımız olabilemedi kendisiyle. Belki senede bir, o da 3-4 gün. Bazen de, o beni ziyarete gelirdi. Ankara'nın burun kesen soğuğunu gördükten sonra, ziyaretlerini yaza denk getirmeye başladı. İlk gelişinde, Odtü'nün yeşil çimenlerinde bağdaş kurmuş birlikte oturuyorken, herkesin birbirine "hocam" diye hitap ettiğini önce farkedememiş, bana, "ulan bunlar benim hoca olduğumu nereden biliyor?" diye naifçe sormuştu. Epey gülmüştüm bu durumuna. Öğretmenlik yapıyordu. Birazcık matematikten anlıyorduysam, ki anlıyorum, sayesindedir.

Bazen uzun uzun yazdığıma bakmayın: İşteyken fazlaca konuşmak zorunda kaldığımdan olsa gerek, özel hayatımda fazla konuşkan birisi değilim. Sessizliği tercih ediyorum genelde. Bu huyumuz pek benzemezdi birbirine, sohbeti sever, sevdiği birilerini bulduğunda, karşısındakinin takati kalmayıncaya kadar konuşurdu bazen. Sıkmazdı ama, lafını dinletirdi. Konuşmasını, el hareketleri ve yüz mimikleriyle süsler, kelime oyunları yapmaktan hoşlanır, -keyfi yerindeyse- arada bir de usturuplu küfürler ederdi. Çok orijinal küfürleri vardı. Bazılarını, unutmayayım diye kaydettim.

Okul bitip de hepten çalışmaya başladığımda, senede bir görüşebilir olduk. Sonraları bunu biraz telafi etmeye çalışsak da, hiç bir zaman çocukluğumdaki kadar vakit geçiremedik birlikte.

Çocukluğu geçeli çok oldu ama, birlikte yaptığımız bazı şeyler hala gözümün önündedir. Yazları, sabahın köründe kaldırıp üzüm sermeye götürürdü beni. Neredeyse bir hafta boyunca, ser ser bitmezdi o üzümler. Salkımları, tek tek bağların arasına girip kopartır, sapları yukarı gelecek şekilde, daha önceden düzenlediğiniz sergi alanındaki gazete kağıtları üzerine dizersiniz. Güneşte kuruyan üzümleri, bir süre sonra bu sefer de toplamak üzere bağa yollanırdık. Sabahın köründe kalkmak çok zoruma giderdi ama, tan aydınlanmadan tepelerin arasında yürürken, yükselen kızıllığa bakıp huzur duyardım.

Üzüm sergisi bir çocuk için hiç de keyifli bir aktivite değildir. Tüm gün sürer çünkü. Fakat, giderken veya gelirken boş keleterlerin içine girip sırtta taşınmak çok eğlenceli olurdu. Keleter dediğim, hasırdan yapılmış, iki yanından kulplu büyükcene sepetlerdi. İçine bir çocuk, misal ben, rahatça girebilirdi. Öğlen olduğunda da kurt gibi acıkmış olurdu herkes. Evden çıkmadan önce sulanmış ve bir bezin arasına konmuş yufkaları açar, arasına haşlanmış patates, haşlanmış yumurta ve taze yeşil soğan koyar, kıtlıktan çıkmış gibi yerdik. Bu nevale de, dünyanın en lezzetli ikinci yemeğidir benim için. Bağın kenarındaki iğde ağacına ben boyum yetmediğinden çıkamaz, onun dallardan düşürdüklerini toplayıp yemekle yetinirdim. Bunu yazarken, en son iğdeyi ne zaman yediğimi hatırlamaya çalıştım. Çıkaramadım.

Ya da, annesinin tarlasındaki tütünleri kırmaya yollanırdık. Tütün kırmak, üzüm sermekten daha meşakkatli bir iştir. Mutad olduğu üzere, gene sabahın köründe kalkılır, yola düzülünür, lüx ışığı altında tütün yaprakları örselenmeden toplanıp, çuvala doldurulurdu. Bunun, sabah güneş doğmadan yapılması biraz da zorunluluktandır. Aynı yaprakları güneş yükseldiğinde zinhar toplayamazsınız, ya elleriniz acır, ya da yaprağı örselersiniz. Toplanan yaprakların şişler yardımıyla iplere dizilmesi ise, başlıbaşına ayrı bir seramoniydi. Yapraklar, şişin arkasına geçirilmiş uzuncana bir ipe tek tek elle dizilirdi. Şişi, yaprağın tam ortasındaki damarın yakınlarından geçirmeniz, arada bir de kucağınızdaki birikmiş yaprakları düzeltmeniz gerekirdi. Tütün yaprağının üzerindeki o madde her neyse, ellerinize yapışır, bazen yakar, yıkasanız da uzun süre elinizden çıkmazdı. Tütün dizmek, kalabalık bir güruhla yapılır, şamata, tantana eksik olmazdı. Çocuk aklımla hoşuma giderdi katılmak.

İkimiz de dağ dere tepe gezmekten çok hoşlanırdık. Elimizde uzun çubuklar, bazen yere sürter, bazen yere vurur, saatlerce dolaşırdık. Yanımıza sadece su alarak, hatta nehir tarafına gidiyorsak onu da almayarak, sabah erkenden yolar çıkar, acıktıkça en yakın sebil meyve ağacına dadanır, olmadı bir tarlaya girer, açlığımızı geçiştirecek büyüklükte bir kavun  veya karpuzu gövdeye indirirdik. Göz hakkı denen bir şey vardı nihayetinde.Yürürken bazen, veya bir ağaç gölgesi bulup oturduğumuzda, keyfine göre bir türkü söylerdi. Sesi çok güzel değildi ama, makamında ve hissederek okurdu. En çok da zeybek söylemeyi severdi, özellikle de ağır ve aksak ritimli olanlarını. Benim birazcık müzik kulağım varsa, ki var, sayesindedir.

"ben kendimi gülün dibinde buldum,
kuru kuru sevdayımış, sarardım soldum
aşk bir belayımış, kendime yordum
ay karanlık, gece vurdular beni..."

Hiç duygusal bir adam değilim desem, bir miktar yalan söylemiş olurum. Öyle olduğum zamanlarda bunun üstünü kapatabilmeyi becermeyi, zamanla öğrendim. Hatta işten dolayı, profesyonel bir maske takıcısı olduğum iddiasındayım. Hülasa, çok kontrollüyüm demeye çalışıyorum ama, kendisi hastanede kemoterapi tedavisi görürken, ziyaretine gelen eski öğrencilerinin davranışlarını gördüğümde, o kontrolden pek eser kalmadı. Eşşek kadar ve de kocaman adamların minnet ve saygı dolu lafları, içime işledi. Boğazıma düğümlenen yumruyu çözebilmek için dışarıya çıkmam gerekti.

Galiba beş ya da altı ay kaldı hastanade. Kendisine refakat ettiğim günlerde sabaha kadar uyutmadığı çok oldu beni. Çok konuştuk, yanyana aynı yatağa uzanıp çok sohbet ettik. Biraz kendine gelip iyi hissettiği günlerde, "canının çektiği bir şey var mı" sorusuna mütemadiyen işkembe veya kelle paça cevabını verdi. Normalde yememesi gerekiyordu böyle şeyleri ama, kim takardı ki. Aynı şekilde sigara da içmemesi gerekiyordu ama, Cerrahpaşa'nın sahile bakan geniş balkonlarından birine çıkıp ayaklarını uzatmış, derin nefesler çekerek tüttürmüştü. Güzel olmayan fakat makamındaki sesiyle, yıllar önce elimizdeki çubukları bazen sürterken, bazen vururken okuduğu zeybeği okudu keyifle.

Kendisini en son, gömdüğüm gün gördüm. Babamdı.

Yorum Gönder

  © Blogger template Shush by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP