haftanın arayanı #2
















* telefon numaramı isterse aşık mıdır : Yav soru mu şimdi bu güzelim? Her telefon isteyen için böyle düşüneceksen ohooo o!

* maltepede gayim beni sikecek biri yokmu : Yanlış yerdesin gözüm. Mu ayrı!

*evli kadının aldatma niyeti nasıl anlaşılır : Şimdi kocasını aldatmaya niyetlenen bir hatun musun, yoksam karısından şüphelenen bir koca mısın belli değil. Niyet varsa zor be gözüm.

* karım sex istemiyor ne yapmam gerek : Çok ısrarla arka arkaya sormuşsun. Acıdım haline. Şimdi sen senin hatunu iyi becerebiliyor musun oradan başlayalım konuya. En son ne zaman orgazm oldu? Öyle sırf kendi keyfine bakıyorsan olmaz bu işler.

*yengesi teyzesi ve halasıyla ilişkiye girenlerin hikayeleri : Ne diyeyim lan ben sana!

* 50 yaşındaki adam kaç defa seks yapar : Valla ben daha kırk olmadım. Ortalama performans (dönemine göre değişir ama bak) gün aşırı şeklinde. Hadi olsun 3 günde 1. Buradan interpolasyon yapacak olursak... Yok lan, seni yiyorum! 50 yaşında adamın kim olduğuna bağlı o iş.

* nasıl kızlardan hoşlanırsın dediklerinde vereceğin cevap : Şimdi, Virgilius abim iri memeli sarışınlardan hoşlanıyor. Hastası. Fakat Hatun'una da aşık olduğundan (ayak olabilir) bunu aksiyona dök(e)miyor. Gregor abim, tensel zevkini bilmemekle birlikte iri memelerden hoşlanmadığını beyan etmiş. Bu ikisi aynı zamanda blog üzerinden hatun düşürmeye meyilli. Evli abim beni salsa ben de meyilliyim. Neyse... Şimdi ben sana şöyle diyeyim gözüm; kızıl ve esmer seviyorum ben. Memeler kul yapısı olmadığı sürece büyük de olabilir, küçük de olabilir. Farkmaz bana. Poposu kaşık kadar olanları da, değirmen taşı gibi olanları da yerine göre seviyorum. Bir tek dip boyası gelmiş cart sarışınlardan uzak duruyorum.

* fantaziler şeytan işimidir : Ne alakası var lan! Midir ayrı!

* daha önce sex yapmış bi kızı nasıl anlıyabiliriz : Yüzüne bakarak mı diyorsun? Sevişeceksin gözüm. Anca öyle anlarsın. Erkekler içinse leğen testi mi ne varmış; Adamı suyla dolu leğenin içine oturtuyorsun. Takımları yüzüyorsa yakın dönemde seks yapmış, yok batıyorsa yapmamış olduğunu anlıyorsun. Ben denemedim hiç.

* şu an elimde bir prezervatif var ama ben kullanmasını bilmiyorum nasıl kullanıcam : Şimdi gözüm, prezervatifin içine su dolduruyorsun. Kendini göstermeden balkondan aşşağı atıyorsun. Bu birinci kullanımı. Sonra balon gibi şişirip mahalledeki çocuklara da verebilirsin. Böyle de olur.

* kocam benden gurup seks yapmamızı istiyor : Sen istiyor musun peki?

* sevişirken fantazi istiyorum ama aklıma gelmiyor örnekler : Kasma kendini annem. Rahat  ol, içinden geldiği gibi takıl. Ben öyle çok alengirli fantazileri sevmem şahsen.

* kısabacaklı bayanlar için kot pantolon nasıl olmalı : Olmamalı. Kıçı yere yakın hatunların pantolon giymesine karşıyım. Yakışmıyor. Etek denen birşey var yav.

* kedimin kukusu : ?

* erkekleri evlenmek için yalvartmanın yolları : Valla zor. Aşıkken denk getirirsen olur. Yoksa yaş senin iş.

* sevgilim evli elli yaşında ve benimle nette sevişiyor : Ne anlıyorsunuz kardeşim bu siber seksten?

* vodka escort çalışmak istiyorum : Bir dönem baya iyiydi bunlar. Biraz tuzluydu ama iyiydi. Hiç Türk hatunlarla çalıştıklarını görmedim ama. Bir araştır bakalım. Araya aracı sokmaya gerek yok bence. Dandik sitelere çok bulaşma.

* evliyken başkasıyla cinsellik yaşamanın günahı : Valla varsa öyle birşey yan bastık demektir. Bana sorarsan iki kulağımızı çekip affedecekler bizi.

Hadi baş baş.

Read more...

kısa notlar #1

Aslında bunların hepsini açarım. İyi de açarım.  Fakat şu son iki üç günde görüp şahit olduklarım, benim yirmi senelik profesyonel hayatımda öğrendiklerimi en üst mertebeden özetler ve teyid eder nitelikte geçtiğinden, sıcağı sıcağına yazayım dedim. Bazılarını sonradan deşmeyi planlıyorum.

# Patronun -ya da üstünüzün- kafasının nasıl çalıştığını anlamak, yapmak istediklerinizi nasıl yapacağınızı ve daha da önemlisi, yaptıklarınızı -yapmayı planladıklarınızı- ona nasıl sunacağınızı etkiler. "Sunum" -sunacağınız şey birebir aynı bile olsa- önemlidir. Patronun -ya da üstünüzün- kafasının nasıl çalıştığını anlayamamak, hayatınızı zorlaştırır. Aynı şeyleri yapacak olsanız bile. Nokta.

# Bir şirkette herşey değişebilir. Patron değişmez. Sadece ikna edilebilir. Fakat değiştirilebilemez. Değiştirmeye çalışmayın, ikna etmeye çalışın. Lafınızla değil, yaptıklarınızı konuşturarak. Olmuyorsa çok zorlamayın. Sınırda bırakın. Yoksa sizi değiştirirler. Nokta.

# "Ben gencim, akıllıyım, eğitimliyim, her b.ku biliyorum, kodum mu oturturum" yaklaşımı, by default doğru bir yaklaşım değildir. Koyunca oturtacak kabiliyette ve zekada olsanız bile, bunun üslubunu tuttaramazsanız, sizi oturtmaya çalışacak hevesli çok olur. Neyi bildiğiniz kadar, onu nasıl sunduğunuz, tartıştığınız da önemlidir. Nokta.

# Tartışmayı bilmek, iyi bir yönetici ya da etkili bir profesyonel olmanın en önemli şartlarındandır. Tartışmada hep kaybeden -ya da kazanamayan veya eşit gelemeyen- tarafta olmak, fayda-zarar maliyeti yerlerde sürünen bir zaaftır. Devam ettirilemez. Türk usulü tartışmak, yani kafa kafaya vuruşmak, genellikle ortadaki konunun büyüklüğüyle orantılı cesamette bir hezimetle sonuçlanır. Elinizde sağlam kozlarınız yoksa, kaçınılması gereken bir durumdur. Tartışmak, iyi bilinmelidir. Nokta.

# İnsan iyi bildiği konularda iyi tartışabilir. Fakat yöneticinin, bazen tam bilmediği konularda da tartışması gerekir.  Bu durumları görmezden gelmek veya kaçınmak, size fayda sağlamaz. Bilmediğiniz konularda nasıl tartışacağınızı öğrenmeniz gerekir. Üsluba tikkat!

#  Mış gibi yapmak, bardan hatun kaldırırken işinize yarayabilir. İşte hiçbir işinize yaramaz. Dökülür üstünüzden. Konumunuz gereği yapmanız gerekenlerle, doğal naturanız arasında açıklık olabilir. Bu doğaldır. Maske takabilirsiniz. Hatta, bir maske repertuarına da sahip olabilirsiniz. Ama uzun süre mış gibi yapamazsınız. Siz mış gibi yaptığınızı ve diğerlerinin de bunu yediğini zannedebilirsiniz. Fakat herkes -özellikle de yakın çalıştıklarınız- bunu şıp diye anlar. Hatta öyle kolay anlar ki, bunu tek ayak üstünde bile yapabilirler Hayret edersiniz! Etmeyin! Çalıştığınız adamlar sizin zannettiğinizden genellikle daha akıllıdır.

# Üzerinizden mış gibi yapmaktan daha hızlı dökülecek birşey varsa, o da "yapmacık" davranmaktır. O kadar hızlı anlaşılır ki, karşınızdakinin tek ayak üstünde bile durmasına gerek yoktur. Oturduğu yerden bile yapar.

# Yukarıdan gördüğü baskıyı ve stresi aynen altına yansıtan adamdan yönetici olmaz. Daha doğrusu altınızdaki adam, bunu sürekli yaptığınızı gördüğünde, sizi bir süre sonra kaale almaz. Siz yerine, üstünüzdekine gitmeye başlar. Kendi kendinizin ipini çekersiniz. Nokta

# Herşeye yetişmeye çalışmak beyhude bir çabadır. Herşeye yetişebilmenin en iyi yolu, güvenebileceğiniz insanlarla çalışmak, onları yaratmaktır. Güven yaratmak başlı başına ayrı bir konudur ama, yaratılmalıdır. Tek başınıza günde en fazla 24 saatiniz vardır. Güvendiğiniz bir insanla gün 48 saat olur. Nokta.

# Profesyonel hayata enerjisi yüksek tecrübesi düşük olarak başlar herkes. Zamanla tecrübeniz yükselir, enerjiniz düşer. Tecrübesi yüksek fakat enerjisi düşük yöneticiden piyasada bol miktarda mevcuttur. Tecrübesi orta, enerjisi düşük yönetici sayısı daha da boldur. Makbul değildir. Makbul olmanın en kolay yolu, tecrübe kazanma hızınızı yükseltmekten veya enerji kaybetme hızınızı düşürmekten geçer. İkisi de öğrenilebilir bir durumdur.



# Tecrübe hızınızı arttırmanın en iyi yollarından biri, tecrübeli birini -üstünüzü değil- kendinize mentor, yani akıl hocası olarak seçmektir. İnsan, başkalarına birşeyler öğretmeyi sever. Öğrettiği kişinin gidişatını izler, merak eder, yardımcı olur. Kendinize iyi bir akıl hocası seçin, yardım isteyin. Bu, hem akıl hocası olarak seçtiğiniz insanın gururunu okşar, hem de yardımını garantiler.

# Yaptığınız işleri -özellikle de iyi olanlarını- sadece üstünüze değil, onun paralelindeki diğer yöneticilere ve bir üstünüze daha da duyurun. Üstünüzde birkaç farklı seviyeden insan yaptıklarınızdan haberdar olsun. "Bakın ben ne şahane işler yapıyorum" tarzıyla yapmayın bunu. Reklam kokmasın. Haberdar olsunlar. Kötü yaptıklarınızı ise akıl hocanızla paylaşın. Eleştiri isteyin. Önerilerini ciddiye alın.

# Yangın çıkınca hızlıca gidip söndürerek kahraman olanlara karşı uyanık olun. Yangını muhtemelen kendileri çıkartıyor olabilirler. İyi profesyonel / yönetici sık sık yangın söndürmez. Yangın çıkmasını engeller.

# Günü gelişine göre karşılayan adamdan da piyasada bol miktarda mevcuttur. Bir halt olmaz. Hiç makbul değildir.

# Türkiye'de ve dünyada patron şirketi olmayan işletme / kurum sayısı çok azdır. Kurumsallık bir "buzzword" dür. Herkes hımhımlayıp iyi birşey olduğuna dair kafa sallar. Danışmanlar bunu satar. Kurumsal şirket dediğin, genel müdürüne haber vermeden şirketi satan "böyyük" bir holding de olabilir. Dış görüşüne çok aldanmayın.

# İşle ilgili konularda tek bir doğru yaklaşım yoktur. Şirketin havasına, kültürüne uyan daha uygun yaklaşımlar vardır. Birisi yıllık bütçeye sıkı sıkı sarılırken, diğeri bütçeyle çalışmayı kısıtlayıcı bulabilir. İkisi de yanlış değildir. İkisi de doğru da değildir. İkisini de öğrenmeniz, hayrınıza olur.

# Çalışanınızı yaptığı iyi bir işten dolayı herkesin önünde samimice övmek, ona verebileceğiniz en büyük ödüldür. Başkasını övmek sırlarınızı dökmez, aksine parlatır. Kullandığım -ve benim bildiğim- en etkili silahtır.

Buradaki "yapın" dediklerim, kişisel görüşümdür ve son derece sübjektiftir. Herhangi örtüşen bir durumla karşılaştığınızda feyz alayım deyip birebir uygulamayın. "Revise" etmenizi öneririm. Olabilecek durumlardan mes'ul değilim. Olur da işinize yararsa, teşekkürlerinizi bana, şikayetlerinizi ise kime ederseniz edin.

Nokta.

Read more...

haftanın sevişmesi #3


Yaklaş.

Gördün mü hatunu? Bak biraz. İzle, izle. Aletin kıpırdanmaya başlamış olması lazım. Başladı mı? Aferin sana. Biraz büyütelim o aleti.  Ben solağım. Ona göre anlatacağım. Sen kendine göre çevirirsin gerekirse.

Sol dizin hatunun bir yanında yatağa dayanmış, öbür bacağın 90 derece açıyla hatunun diğer tarafında durur vaziyette aleti yaklaştır ağzına doğru. Hatunun başını arkasından sağ elle tut. Saçlarını kavra. Acıtma, ama gergin olsun tutuşun.  İyi oral seks harikadır. Deney tüpü gibi iki parmağının ucuyla başından tutan hatunlar var. Öğrensinler bir zahmet. Bu alet sıvazlanmayı sever. Kökünden ucuna doğru güvenle, çok sıkmadan ama gevşek de bırakmadan, daireselmiş gibi hareketlerle sıvazlanmayı sever. Bir de güçlü emilmeyi sever. Fakat şimdi bunu yaptırmayacağız. Ellerini kullandırtma hatuna. Eliyle kavramak isterse, izin verme. Sol elinle dibinden avuçladığın aleti ver hatunun ağzına. Git. Gel. Git. Gel. Sakin. Fakat ritimli olsun gidiş gelişlerin. Hatunun kafasının hareketine sağ elinle yardımcı ol. Büyüyor mu alet? Büyür tabii. Arada çıkar, hatunun dudaklarına sür.  Gözüne  daya. Yüzüne vur. Pat. Pat. Pat. Sonra gene dal ağzına. Dalmalarının ve gidiş gelişlerinin sertliğini ve derinliğini biraz arttır artık. Baştaki kadar yumuşak olmasın. Ağzının içindeyken yanaklarına doğru ittir aleti arada, sırf boğaza çalışma. Aletin başı yanaktan çıkacakmış kadar bastır. Çıkar. Vur. Tekrar dal. Derinliği ve sertliği iyi ayarla ama. Kussun istemeyiz. Ama biraz nefessiz kalmasında fayda var. Ölçüyü iyi ayarla. İzle hatunu. O söyler sana ayarının iyi olup olmadığını.

Alet artık büyüdüğüne göre sol elle dibinden tutmaya gerek yok. Sağ elin hatunun kafasını hiç bırakmasın ama! O orada kalacak. Sol elinin yüzük ve orta parmaklarını üstüste birleştirerek kukuya sok şimdi. Hart diye değil! Yavaşşş. Alıştıra alıştıra. Baş parmağın da bızırın üstünde gezinecek şekilde dursun. Alet ağızda, hatunun kafasını tuttun, iki parmak kukuda, baş parmak bızırda. Anladın mı pozisyonu gözüm? Aferin sana.

Sol elinin hareketlerini hatuna göre ayarla. Soktuğun parmakları hızlı hızlı git gel mi yapacaksın, bızırı bastırarak biraz sertçe mi seveceksin, yoksa üstünü nazikçe okşayacak mısın? Hatun söyleyecek sana. Bana sorma. Yap hepsini, inlemesi nerede artıyor, yüz ifadesi ne zaman değişiyor, görürsün. İnlemek istediğinde aleti ağzından çıkarmasına izin verme ama. Aksine, kökle! Nefessiz kalsın biraz. Hatunun başını sen kontrol ediyordun, unutma. Kimi hatun var, arka arkaya kısa aralıklarla gelebiliyor. Kimisi de var ki, bir kez gelince elletmiyor. Eğer gelebilendense, parmaklarınla hem gidip gelip, hem de bızır severek bir posta rahatlatabilirsin hatunu bu pozisyonda. Yok değilse, parmaklarını idareli kullan. Arada çıkarıp, işaret, orta ve yüzük parmaklarını düz halde kukuya vurabilirsin. Vuruşun bızıra da gelsin, kukunun dudaklarına da. Hatunun ağzındakine hakim olmayı da unutma. Çıkardığında aletin ve hatunun ağzının kenarlarındaki tükrük ve salya izlerini görüyor musun? Nefis!Düz ağzını hatunun. Hatun zorlansın biraz nefes almakta. Çok zorlandığı yerde çıkarıp vur yüzüne. Ya da derinliği azalt. Heyacana kapılıp geleyim deme sakın! Daha işimiz var.

Bitti mi ağızla işin? Hatunun gözlerinden bir miktar yaş gelip varsa göz makyajı da aktı mı? Aferin sana.

O sütyeni çıkar artık. Memeler gözüksün. Don kalabilir ama. Yana sıyır gitsin. İstiyorsan da yırt ortasından. Sen bilirsin. Hatunun sol bacağını omzuna al. Hatunun dizine yakın bir yer omzuna gelecek şekilde olsun pozisyonun. Diğer bacağı yatakta kalsın. Yanaş kukuya doğru. Hemen girmek yok! Sol elinle dibinden tuttuğun aleti, kukunun el altından başlayıp en tepesine kadar sürt. Bastıra bastıra ve birden fazla kez yapacaksın bunu. Bızırı da selam ver üç kere. Pat. Pat. Pat. Sabırsızlandır hatunu biraz. İyidir. "Sok artık şunu" der mi? Diyebilir. Dedirtecek kadar sabırsızlandır. Girmeye hazırsın artık.

Gir!

Tek hareketle, kesintisiz ve net gireceksin. Dibine kadar sok aleti bir seferde. Girerken mutlaka hatunun yüzüne bak. Görüp görebileceğin en güzel şeylerden biri bu andır. Hem acı çeker, hem zevk alır. Nefis! Debelenirse, aldırma. Beklemeye çok gerek yok. Parmaklardan alıştı zaten biraz. Omzundaki bacaktan aldığın destekle, sert, dibine kadar ve güçlü vur her seferinde. Taşşaklarının kukuyla çarpışması duyulsun. Şak. Şak. Şak. Şak. Ritimli ol. Ve bozma o ritmi. 10 sn, 30 sn, 1 dk. Fazla heyecenlanmadan ne kadar dayanabiliyorsan. Bil kendini . Sert vur. Ses çıksın. Bağırıyor mu? Bağırır tabii. İzle hatunu, izle. Ne güzel bir görüntü bu. Harika!

Sert vuruşlardan sonra azıcık yavaşla. Kısa bir süre için. Çıkmak yok ama! Sol elin bızır sevsin yavaşladığında. Memelerini sıkıştırsın. Sağ elin poposunu  sıksın. Şaplak vursun. Bir tur daha sert yapalım mı? Yapalım tabii. Demin ki bağırmaları hoşumuza gitti. Vur. Vur. Vur. Güçlü vur! Ritimli vur! Heyecana kapılıp geleyim deme sakın. Daha işimiz bitmedi! Bu ritüeli istersen birkaç kez daha tekrar edebilirsin. Sana bırakıyorum.

Hatunu yatağın kenarına al. Doggy yapacağız biraz. Domaltacaksın önce. Hatunun iki dizini birleştir. Birleştirdiğin dizler yatağın tam kenarında dursun. Hatuna uzaktan bir bak şöyle. Bitişmiş dizlerle poponun görünümü neye benziyor biliyorsun değil mi? Kalbe benziyor. Sol bacağın, hatunun yatağın dışına sarkan ayakları arasında dursun. Yere basacak yani. Sağ bacağın ise 90 derece açıyla yatağın üstünde olacak. Anladın değil mi? Aferin sana. Şimdi hatunun iki elini üstüste koyup arkada poponun üzerinde birleştir ve sağ elinle tut onları. Sıkı tut. Kurtarmasına izin vermeyecek kadar sıkı tutacaksın. Tamam mı? İlk yaptığında hatunun yüzü yatağa kapaklanır muhtemelen.

Kuku yeteri kadar yüksekte. Kalçalar önünde. Sol elin boşta. Hatunun elleri popoda sağ elinde tutulu. Sol ayağın yere basıyor. Sağ bacağın dizden kırılmış dik olarak yatakta. Yani, kontrol sende. Girmeden önce şu kukuya sürtünmeyi bir kez daha yapalım mı? Yapalım. Bastıra bastıra ve sertçe gene. Yukarıda yaptığımız gibi. Sabırsızlansın gene. Yalvartmak da güzeldir. Dedim mi daha önce?

Yukarıda tariflediğim sert vuruşları, sonra yavaşlamaları, sonra tekrar sert girmeleri hatırlıyorsun değil mi? Aynen öyle yapacağız gene. Bütün gücünle girip çıkacaksın. Heyecana kapılıp geleyim deme hemen. Biraz daha işimiz var hatunla. Çok heyecanlanırsan, yavaşla. Arada çıkar. Vur kalçalara, sürt bızıra, tekrar sok. Popoyu tokat içinde bırakman lazım. Acıt hatunu baya baya. Yalnız, acıtırken aynı anda zevk veriyor olmayı da pas geçme. Gidip gelirken, hatunun zevklendiği anlarda vur tokatlarını. Bu pozisyondayken benim en sevdiğim şeylerden biri de hatunu saçlarından yakalayıp başını geriye doğru çekmek. Öyle çek ki, hatunun beline kavis gelsin. Karşıda bir ayna varsa bu durumdaki hatunun halini izlemek çok keyiflidir. Vurdukça sert, memeler simetrik daireler çizer. Sallandığını görürsün. Kalça etleri ileriye gider. Geriye gelir. Şiddetin sertliğiyle ve zevkin büyüklüğüyle orantılı olarak kadının yüzü şekilden şekile girer. Bana mutluluğun resmini çiz deseler, bunu çizerim.

Kaç kere sert tur yaparsın, sana kalmış. Gelme daha. Biliyorum, dayanmak gittikçe zorlaşıyor. Normaldir.

Şöyle yapalım:

Hatunla birlikte yatağın ortasına gel. Hatunu sanki deney kurbağası gibi, poposu sana dönük vaziyette, kolları ve bacakları yanlara açılmış olarak önüne al. Kukuyu yeterli bir yüksekliğe kaldır. Sol dizini hatunun bacakları arasında yatağa daya. Sağ bacağını, hatunun sırtının üzerinden uzat, ayak tabanınla hatunun yüzüne bastır. Kafayı yan çevirip -gözlerini görebileceğin şekilde- yanağının üstüne yerleştir ayak tabanını. Fazla bastırma. Sırası değil daha. Canı yanmasın. Ama ne yapacağını anlasın. Kukuya girişin biraz yanlamasına olmak durumunda bu pozisyonda. Girdin mi? Aferin sana. Yavaştan başlayıp hızlıya, yumuşaktan başlayıp serte doğru gitsin vuruşların. Kukudan çıkmak yok artık. Vuruşların hızlanmaya ve sertleşmeye başladıkça, ayağının altındaki yüze uyguladığın basıncı da arttır. İzliyor musun hatunu? Ayağının ayarını ona göre ayarla. Acı verirken zevk de vermen lazım. Başka türlü biraz zor o işler. Hatunu bir kez daha getirelim mi? Sağ elinin baş parmağını hatunun popo deliğine bastır. Dairesel hareketlerle zorla. Masaj yapar gibi. Ama sert bir masaj yapar gibi. Sol elinin baş parmağını da bızırın üstüne koy. Bastırarak mı seversin, yoksa masaj yapar gibi mi, bilemem. Onu da hatun söyleyecek sana. İzle işte hatunu. Boşuna demiyorum sana elli kere izle diye. Cevap onda. Bende değil. Gidiş gelişlerinin ritmini bozma bunları yaparken. Senkronu ayarlamak bazen kolaydır, bazen zordur. Karşıdakini tanıyabildiğin kadar ayarlayabilirsin genelde. Hatun geliyor mu? İzle işte. Geleceği anı tahmin etmeye çalışarak ayarlamaya çalış kendini. Geliyor mu hatun? İzle, izle. Kimisi bağıra bağıra geliyor, kimisi sessiz sessiz. Ama kızarıyorlar. Yüzleri değişiyor. Nefesleri değişiyor. Ayaklarını, bileklerinden düz tutarak parmak kıvırıyor çoğu. İzlemeni öneririm sana da. Geldi mi hatun? Bağırıyor mu gelirken? Harika! Aferin sana!

Sıra sende şimdi. Yok kukuya gelmek. Tamam pozisyon keyifli. Fakat ağızda başladık, ağızda bitirelim. Geleceğin son ana kadar kukuda kalmaya devam et. Fakat son beş on tur gidiş gelişi ağızda yapacağız. Çıktın mı kukudan? Sok aleti hatunun ağzına. Kafasını tut arkadan. Git. Gel. Git. Gel. Geliyor musun sen de artık? Aferin sana. Ağzın içine boşalalım. Sen nasıl geliyorsun bilmiyorum. Ben tam gelirken, yani tam da gelirken, ağzım açılıyor, gözlerim kısılıyor, nefesimi tutuyorum. Bir süre nefes almıyorum. Alamıyorum. İlk patlamayla birlikte de bir bağırış kopartıyorum genelde. Fazla ses çıkarmakla ilgili bir sorun yoksa tabii.

Hatun! Sana da bir ipucu vereyim: Boşaldıktan hemen sonra iyi sıvazlama ve güçlü emmeli bir oral seks beni delirtiyor. Çoğu erkeği de delirtir bence. Yap! Sonucu gör.

Hatunun ağzının kenarlarından taşan spermlerini gördün mü gözüm? Hepten akan makyajını? Harika! Hatunu eğilip, dudaklarından öpmeyi unutma! Aferin sana!

Yak bir sigara.

* bu sevişme, barbarella için yazılmıştır.

Read more...

haftanın arayanı #1






* eşim porno sitelerine bakıyor bu aldatmakmıdır?
* göte zorla girilirmi
* karım anal seks istemiyor

Ben birşey yazmayacağım valla. Arayanlardan ilginç gelenleri arada buraya koyacağım, duruma göre devam ederiz.

Read more...

fotoğraf üzerine

Birkaç on yıllık zaman dilimindeki hatırladıklarımı yazmayı planlıyorum da, arada kopukluk olursa, ki olabilir, bu sizden değil, benden kaynaklanıyordur.

Uğraşırken, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım az sayıda hobim var; fotoğraf çekmek, bunlardan birisi. Arasıra alevleniyor, ki alevlendiğinde beni tutabilene aşkolsun, arasıra biraz sönüyor. Şimdinin teknolojisiyle, çekilen fotonun şıp diye görüntülenebiliyor olması, işin zevkli kısımlarının bir kısmını aldı götürdü gibi geliyor bana eskiye göre ama, gene de sevdiğim işler arasında ilk üçe girmiştir hep.

Sahip olduğum ilk fotoğraf makinası, ki sene seksenli yılların ortaları falan, tam olarak bir kutu idi. Avcunuzu düz açtığınızda, içine sığabilecek boyutta bir makene. Pardon, kutu. Ön tarafında, yaklaşık bir cm çapında bir mercek, filmin konulduğu arka tarafında ise, tamamen açılabilen bir kapağı vardı. Makenenin altında da, sağlı sollu iki adet manivela tarzı kollar mevcuttu. Birisi filmi sarıyor, diğeri filmi salıyor. Makenenin vizörü, yani çekeceğiniz potansiyel fotoyu görmek için gözünüzü yaklaştırıp baktığınız kısım, ortasında sabit kalemle bir dikdörtgenin çizili olduğu cam bir aparattan ibaretti. Diyelim vizörden baktınız, çekeceğiniz potansiyel fotoyu da beğendiğiniz. Makenenin, sağ ortasındaki bir kolu indirip bıraktığınızda, potansiyel fotonun görüntüsü filme düşüyordu. Sonra bir sonraki fotoğraf için, makenenin sol altındaki manivelayı bir tur çeviriyordunuz. Sararsa sarıyordu, ki arasıra sarmazdı, salan manivela yardımıyla düzeltiyordunuz, ki arasıra düzelmezdi. Aynı film üzerine birden fazla foto görüntüsünün düştüğü durumlar, genellikle bu sıkışmalardan kaynaklanırdı.

Makene, bu film sıkıştırma işini bir tarafa bırakacak olursam, tam otomatikti. Çünkü üzerinde, anlattıklarım haricinde başka hiçbir düğme veya ayar, yoktu. Işık ayarı, diyafram, enstantane falan, ı-ıhhh. Yok. Metraj, ya da zoom, yarı otomatikti. Zoom yapmak istediğinizde, çekeceğiniz nesneye yaklaşıyordunuz, geniş açı görmek istediğinizde ise uzaklaşıyordunuz. Potansiyel fotonun görünümünü, uzaklaşıp yakınlaşmak suretiyle vizördeki sabit dikdörtgenin içine ayarlamanız gerekiyordu.

Sonra da, çektiğiniz potansiyel filmleri siyah bir torba içerisinde makeneden çıkartıp, gene siyah bir plastik kaba koyuyor, ve fotoğrafçıya teslim ediyordunuz. Fotoğrafçı filmleri yakmazsa, ki arasıra yakardı, potansiyel fotolarınız size gerçek halleriyle ve bir miktar da negatifle birlikte teslim edilirdi.

Ara nağme; fotoğraf filmine negatif denmesi, filme görüntüsü düşen nesnenin koyuluğu ile, aynı nesnenin film üzerinde gözüken koyuluğu arasındaki tezattan kaynaklanır. Misal, çektiğiniz nesnenin rengi beyazsa, banyo edilmiş filmdeki görüntüsü siyah olur. Ya da tam tersi. Kapat ara nağme.

Fotoğrafçının filmi yakmış olmasının sonucundaki ruh hali, ben Odtü'de genç, yakışıklı, karizmatik fakat sefil bir mühendis adayıyken, saatlerce satır satır uğraşarak yazdığım fortran programını, açılması ve beş çeyreklik disketi okumaya hazır hale gelmesi takriba 20 dakika süren, 286sx model bir işlemciye ve 1 mb hafızaya sahip dandik ötesi bir bilgisayarda compile edip, sonucunu takriba bir 20 dakika daha ızdırap içinde bekledikten sonra, bip sesiyle ekranda beliren sonuca verdiğim tepkiye benzerdi: "Syntax error!". Hay ben senin ta...

 Benim bu yukarıda tariflediğim makeneye sahip olmuş olmam, babamın ikinci el, üstten bakmalı Hasselblad marka bir fotoğraf makinası almasından bir iki ay sonraya düşer takriba. O makeneye makene demek, günah. Bir teknoloji harikası. Fotoğraf makenelerinin amiral gemisi gibi birşey. Ne zaman o üstten bakmalı ca'nım makeneyi elime alsam, babam yakınımda biter, strese girerdi. Haklıydı da. Benim gibi, sakarlığı had seviyede olan birinin  o makeneye yaklaşması babamı strese sokmuş olmalı ki, bana o tam otomatik kutuyu almıştı. Sakarlık, ya da dikkatsizlik, artık ne diyeceksek adına, abarttığımı zannediyorsanız, zannetmeyin. 

Şöyle ki: (uzundur)

Muhtelif defalar vücudumun değişik yerlerini kırdım, veya çatlattım. Birbirbir oyununu bilirsiniz, birisi eğilirek kambur olur, siz de karşıdan koşarak gelir, iki elinizi birden eğilenin sırtına basar, yaylanıp, bacakları eğilene değdirmeden üstünden atlarsınız. Bacaklar değerse, sıra eğilene geçer, bu sefer siz eğilen olursunuz. Tam hatırlamıyorum, birinin "atlayamazsın" gazına mı geldim, yoksa etrafta kızlar vardı da hava mı atmak istemiştim, eğilen çocuğa dedim ki; "yüksek dur". O da bayağı yüksek durdu. Ben de atladım. Ayağım, çocuğun bir yerine takıldı, iki elimin üzerine yere düştüm. Bir tanesi kırıldı.

Basket oynuyoruz, ben son sürat dripling yaparak karşı potaya doğru koşuyorum. Yanımda da, rakip takımdan iki kişi benimle aynı hizada koşuyor. Basitçe plan yaptım: Üçlük çizgisinin olduğu yere gelmeye yakın zart diye aniden duracağım, yanımdaki enayiler haliyle duramayacak, etrafım boşalacak, iki ayak üzerinde zıplayıp basketi lokum gibi atacağım. Plan güzeldi, fakat ben umduğum gibi zart diye duramadım. Stop etmemle birlikte ayaklarım kaydı, gene iki elimin üzerine düştüm. Diğer kolum kırıldı.

Son sürat ve kontrollü sürmekle övündüğüm bisikletimle birkaç arkadaş yarışıyorken, "bana yetişiyorlar mı" diye arkama baktığım bir esnada, park halindeki bir kamyonun kasasına arkadan daldım. Kamyona çarpan bendim, fakat netice itibariyle kamyon bana çarpmış gibi oldu; birkaç dişimi elime aldım.

Kayak öğreneceğim diye, adını zikretmeye gerek yok bir dağımızdan aşağı kuğu zarafetiyle inerken, birden artan eğimin etkisiyle hızlanmaya başladım. Batonlarla yönümü değiştirmeyi beceremedim. Kendimi atıversem yuvarlanır giderim diye düşünürken, önüme çıkan teleski direğine omuz cenahımdan girdim. Köprücük kemiğim ve birkaç kaburgam çatladı.

Toprak ve biraz engebeli bir sahada futbol oynuyoruz, ben her zamanki gibi, son sürat topu aldım, karşı kaleye doğru koşarak sürüyorum. Pas vereceğim adamı da seçtim, topa bakacağıma adama baktığımdan, pas vereceğim derken ayağımı tümseklerden birine gömdüm. Tarak kemiğim çatladı.

Zaman içindeki diğer muhtelif kereler düşmelerimi kalkmalarımı yazmıyorum. Ana fikrin anlaşıldığını zannediyorum. (Bendeki bu sakarlık seviyesinin had safhada olmasına bakarak, oğlana, yapma, etme, dikkat et demekten kendimi alamıyorum bazen, de, Allah'tan bu konuda bana çekmemiş.)

Ben döneyim gene fotoğraf mevzusuna. O dönem, epey bir fotoğraf çektim sanıyorum. Hatta babamla, yakacaksak bari kendimiz yakalım düşüncesiyle, gayet amatör, fakat işimizi gören bir karanlık oda bile kurduk. Bir ara dağ taş fotoğraf olmaya başlamıştı ki, ben üniversiteye gittim. Orada fırsatım olmadı, iş güç derken, uzunca bir süre fotoğrafla haşır neşir olamadım.

Beş altı sene öncesinde fotoğraf aşkım tekrar depreşti. Daha olgun ve daha depreşik bir merak olarak hem de. Böyle merak depreşmelerinin benim için anlamı şu oluyor genelde: elimin erişebilir durumda olduğu tüm makeneler araştırılacak, yayınlar takip edilecek, bir sürü inceleme okunacak, fotolara bakılacak, yeni ne olmuş ben bulaşmayalı öğrenilecek, hepsi kafada derlenip özümsenecek ve bir karar verilecek.  Kafadan altı aylık bir süre yani. Bu huyumu bildiğimden, gittim en yakın fotocudan bir fotoğraf makenesi aldım dijital. Orta seviye kullanıcı için ideal denilen makenelerden biri. Alete alışmaya çalışmam 1 hafta sürdü. Ben daha çok, insan yüzlerinin olduğu resimleri çekmeyi seviyorum, börtü böcek ya da manzarayla çok fazla ilgilenmiyorum genelde. Bir hafta sonu, iki gün boyunca, Eminönü, Balat, Mısır Çarşı'sı vesaire gibi, insanın bol olduğu yerlerde dolanıp fotoğraf çektim. Fakat, kendimi fotoğraf çekiyormuş gibi hissedemedim. Vizörden bakacağım, vizörün işlevselliği kameranın arkasındaki lcd ekrana verilmiş, vizör olmuş sana ufacık bir gözenek. Olsun bari diye konulmuş gibi. Aldığımın ikinci haftasında,  "ben buna alışamadım" deyip, gittim en baba fotoğrafçıdan, bu sefer slr bir makene aldım. Gövdeye dünyanın parasını, takriba yüz civarı inceleme okuduktan sonra karar verdiğim lenslere de, kainatın parasını ödedim.Vizörden bakıp çekeceğim potansiyel resmi gözümle görüyorum ya, mutluyum. Gene benzer mekanlardaki iki günlük bir foto turunun sonucunda çektiğim resimlere bakıp, bir kısmına hayran kaldım. Alet, bana rağmen mükemmel fotolar çekiyordu.

* foto buradan araktır.
Yetenek fakiri olabilirim, ama gayret fakiri değilim. Bulduğum her fırsatta fotoğraf çekme tekniğimi geliştirmeye, oturtmaya çalıştım. Öyle teknik deyince aklınıza birşey gelmesin, kendi kendimi ifade etmenin kendimce yolunu bulup, olgunlaştırmaya çalıştım diyelim. Bazen bir resmin mizansenini kuruyorum, iki saat özeniyorum, çektiğimi beğenmiyorum. Bazen de şak diye çektiğim resimler hoşuma gidiyor. Aynen şarap muhabbetinde olduğu gibi, neyin iyi fotoğraf, neyin kötü fotoğraf olduğunu bilgiçlik taslayarak anlatan ve yazanlara kıl oluyorum.  Temel teoriyi öğren, temel pratikleri öğren, gerisinin kendi keyfinize kalması gereken bir konu bencileyin.

Madem fotoğraf üzerine yazı yazıyorum - ki bu da depoyu düzenlerken, orada olduğunu tamamen unuttuğum agrandizör yüzünden oldu, ki kendisi karanlık odanın temel aletidir, yoksa tamamen başka bir vesileyle, tamamen başka bir fotoğraf yazısı olacaktı bu- demeden geçmeyeyim: Çekilmiş ilk fotom, afedersiniz, dal taşak meydanda iken bir leğenin içinde banyo öncesi poz vermiş halimi resmeder.

Fotoğraf çekmek amacıyla bir yerlere gittiğimde, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum, kafam dinleniyor. Tabii gittiğiniz yerlerde, sizinle benzer merakı taşıyan hatunlarla tanışmak, ilerleyen dönemde, ekstra başka zevkleri de paylaşmak gibi durumlar olabiliyor bazen. Hatta bu hatunlar, gayet güzel ve çıkık popolu esmerler de olabiliyor. Hatta bunlar, biseksüel de olabiliyor. Hatta... Neyse vazgeçtim.

Read more...

babasının oğlu

- Bu çok güzelmiş baba!
- Evet, bu çok güzeldir babacığım.

Ne zaman kendi babamı hatırlatacak birşey olsa, köşelere sıkışıyorum. Ağır geliyorum kendime. En çok da, babalar günü koyuyor bana. "Babalar günün kutlu olsun baba" deyip boynuma sarılıyor oğlan. Birkaç kez de, "senin baban yok mu baba" diye sormuştu. Öyle ya, annesinin babası olup da babasının babası olmayınca, meraklanıyor çocuk. Aslında gördü. Fakat hatırlayamayacak kadar küçükken. Yutkunuyorum. "Öldü", diyemiyorum. Yemiyor. Telefonunu da silemedim telefonumdan. Her babalar gününde, babasız kalmış olmanın babasını yemişliğimle, kalıveriyorum. Kestim.

Çocukluğumdan beri müzik dinlemek, en sevdiğim işlerden biri oldu hayatımda. Bazen buna uzun aralar vermek durumunda kaldım ama, bulduğum her fırsatta severek yaptım. Küçüklüğümün kulağında kalan bağlama ve akordeon tınıları, biraz büyüdüğümde yerini elektro gitarlara, bas gitarlara bıraktı. Bir odaya kapanıp, tek bir nota dizisini doğru ve temiz basabilmek için harcadığım uzun saatler oldu bir dönem. Bazen tek başıma çalıştım, bazen de benim gibi zibidilerle. Zibidi diyorum, çünkü kılık ve kıyafetimiz o döneme uygunduysa da, babamın yakıştırdığı terim buydu. Türkü ve sanat müziği haricinde bir müzik türü dinlediğine nadiren rastladığım babam, gene de hiç karışmadı bu durumuma.


O dönem, istediğiniz herhangi bir müzik türünün tüm kayıtlarına, notalarına, sözlerine erişmek bugünkü gibi çok kolay değildi. Şimdi adını tam hatırlayamadığım, Ankara Kızılay'daki feşmekan pasajındaki Hayri'ye gider, yeni çıkan rock ve metal albümlerini çeker, sözlerini, notalarını fotokopi ederdik. Sonra da birkaç zibidi olarak mütevazi bir öğrenci evinde çalmaya çalışırdık o fotokopileri. Gitarlarımız da dandikti ama olsun. Hevesimiz vardı. Bir dönem o kadar çok çalıştım ki, çalabildiğimi düşündüklerime bakarak, ileride bir rock sanatçısı olacağımdan neredeyse emin olmaya başlamıştım. Olmayınca olmuyor değil de, kapasiteyle beklentiyi eşleştirmekte henüz toy olduğum zamanlar diyelim. Bir ara, bu rock sanatçısı olma sevdamdan vazgeçtim. Böylelikle, rock kültürünün gelişmesine kendimce katkıda bulundum. Büyük bir kayıp da değildim zaten bencileyin.

Yazın, odamın duvarına Jimi Hendrix ve Manowar posterlerini astığımda, babam ilk belirgin itirazını yaptı; "dinlediğin müzik bu kılıksızların mı?". Hakikaten kılıksızlardı. Olsun. Ben de zibidiydim nasılsa. Zaman içinde müzik zevkim, sadece rock metal değil de, bencileyin iyi müzik olarak değişti. Aynısını, oğluma da aşılamaya çalışıyorum.

Severek dinlediğim ilk klasik müzik parçası, Beethoven'in Ayışığı sonatıydı. İlk dinlediğimde, başa sarmıştım bir kez daha dinlemek için. Sonra bir daha sarmıştım. Hem matematik gibi gelmişti bana, hem de olağanüstü bir ruh hali. Bu sonatı defalarca dinlediğim bir gün, babam geldi odaya. Oturdu. Dinledi. Dinledi. Bittiğinde, "güzelmiş" deyip kalktı. Bu sahne daha sonraları da tekrarlandı birçok kez. Ya odama geldi, ya da  aşağıdan, "aç sesini" diye bağırdı.

Oğlanla ciddi bir müzik arşivimiz var. Bazen oturup birkaç saat cd'leri karıştırıyoruz. Karıştırırken de, rastgele seçip dinliyoruz. Albüm kapaklarına bakıp kendisi seçiyor. Ben karışmıyorum. Klasikler bir yerde, türküler bir yerde, metalciler bir yerde, diğerleri kendi yerlerinde. Ayışığı sonatını ilk kez dinlediğinde,  -müzik edevatlarının yanında bağdaş kurmuş karşılıklı oturuyorken-, sessizce dinledi. Bittiğinde, benden tekrar çalmamı istedi. Tekrar bittiğinde, "bu çok güzelmiş baba" dedi. "Evet, bu çok güzeldir babacığım" diyebildim. Bayıldım bu duruma. Hem de köşelere sıkıştım gene.

Babasının oğlu.

Read more...

30 Saatlik Koma: Tahrik, Fantezi... Yok Yok Teyyare

Her şey önce 30 saat ile başladı. Sonra... biraz kafa karışıklığı girdi devreye. Uykuda sorun çekerken bir yandan da bir türlü gecenin olmayışı, sürekli bir gündüz yaşamak... Tekrar bir kafa karışıklığı... Teyyareye binmiş olduğunu unutmak ve kendini trende gibi hissetmek... Sonra sürekli uyumak ve uyumak... Hostes'in gelip seni dürtmesi ve "we just arrived M'am" demesi. Hostes mi dedim hemşire...Teyyare dediğim ise hastane.
Hostes fantazisi yaygın bir durum sanıyorum, hemşire fantezisinde olduğu gibi (kimse alınmasın valla, bana öyle söylendi ki gayet de normal). Bu durum ancak sürekli hemşire ya da hosteslere maruz kalınca değişebiliyor. Geçenlerde hastanede çalışan bir arkadaşımla konuşuyordum. Dedi ki "Yeminle bıktım Diyar hemşire görmekten. Her gün aynı kıyafetler, aynı yüz ifadesi, aynı tip saç..." Sonra ekledi, "hasbelkader bir kaç değişik tip çıkıyor içlerinden. Onlara karşı fantezilerimiz hala sürüyor ama diğerleri..." Aynı durum hostesler için de geçerli bence. Havaalanında çalışıyorsanız ya da pilotsanız bile prototip insan görmekten sıkılırsınız. Hostes hatunların kıyafetleri tamamen aynı... Saçlar benzer... Makyaj şekli benzer... Yüzlerinde o yalan güleç ifade ile "günaydın, nasılsınız, ne alırdınız?" soruları... Mekanik bütün bunlar.
Fantezi garip bir durum... Bir gün varken yarın yok olabiliyor. Bkz. Doktor oldunuz, hava alanında çalışmaya başladınız, yok efendim pilot oldunuz... Her gün aynı tip hatunları götür götür nereye kadar. Ya da her gün aynı tiplere bakmaktan yıkılır artık fantezileriniz. Katılıyorum. Bir kere göz zevkine hitap etmemeye başlıyor. Aynı durum kadınlarda da vardır eminim ama şu anda nedense kafam pek kadınların tahrik olabileceği ya da fantezi objesi haline getirebileceği erkek görüntüsüne çalışmıyor.
Tekrar bir kafa karışıklığı... Yorgunluk... Kadınların tahrik olacağı durumlar? Bir saniye... Bir sigara yakmam gerekiyor. Beklemeniz gerekecek... 30 saatlik uçuş... Hiç sigara içemediğini hatırlamak. Bu garip ülkede her şey yasak anasını satayım.. Erkekler konuşurken iki adım geri atıyorlar, dava açılır alimallah, evdekine nasıl hesap veririz sonra diye korktuklarından.. Neyse evet... tahrik ve kadın ve sigara...
Hiçbir zaman üniforma takıntım olmadı. Asker ya da general ya da astsubay, ot bok ilgimi çekmedi. Salt tahrik olmaysa amaç sanırım en çok ilgimi çeken durum basit bir t-shirt giymiş erkeğin kol kasları ile kürek kemikleri ve sırtı oluyor... Pehh... Ne saçma diyorsun sanırım. Ama öyle.. Sevişirken mesela karşımdaki insanın kaslarını gördüğüm anda daha fazla tahrik olduğumu söyleyebilirim. (Burada bahsettiğim kas ölçütü kesinlikle body'e gidilerek yapılan değil. Basketbol, yüzme ve bilumum spor dallarımızı edebiyle yapan bir erkek dururken niye 50 kilo kaldırılarak aynaya bakan bir erkekle yatayım. Yok yatmam) Düzenli spor yapan bir erkek gibisi yok.... Hmm evet tahrik... Geçenlerde eski erkek arkadaşımla konuşuyordum kameradan doğru. Kendisi bir ecnebi... Kamerayı açtığım anda karşımda belden yukarısı çıplak eski erkek arkadaşımı görünce sanırım gözlerim fal taşı gibi açılmış (buna uzun bir süredir düzenli seks yaşamım olmamasını da eklersek gözlerimin ne kadar açıldığını tahmin edebilirsiniz):
-Senin yaptığın haksızlık ama. Ne bu böyle çıplak bir şekilde karşımdasın.
+Eşitlik istiyorsan sen de çıkarabilirsin Diyar?
Cybersex insanı pek olmadım. Bana göre değil. Karşımda bir insan düşünemiyorum ki bana komut versin:
-Hadi şimdi de o göğüslerini görmek istiyorum.
(Ve Diyar açar)
- Hmmm evet çok güzel... Peki, kendinle oynar mısın... Sesini duymak istiyorum...
(Diyar oynar)
Yok böyle bir şey. Yapay olan şeylere karşıyım sanırım. Anlık gelişmeler olabilir. Telefondan doğru dirty talk olabilir. Bunlar bir yere kadar kabulüm evet ama karşıda bir adam, fiziksel olarak ortamda yok ve tatmin etmeye çalışıyorsun. Tekrar söyleyeyim yok böyle bir şey.
Uykum geliyor yavaş yavaş... Neydi? Uçakta bir rüya gördüm. Uçak değil teyyare. Sigarayı da söndürdüm. Tatmin, tahrik, sigara ve erkekler... Evet şimdi hatırladım...Rüyayı ben görmedim başkası gördü. Ben sadece o rüyanın içindeydim. Kafam karıştı... 30 saatlik teyyare demiş miydim?
Uçakta bir adam. Rüyasında da uçakta. Sonra battaniye istiyor üstünü örtmek için. Rüyada istiyor. Uçak da buz gibiydi... Kıçım dondu. Neyse... Adamın yanında ben varım. Battaniyenin altına giriyorum. Biraz oynaşma... Sanırım oral seks yapıyorum adama... Emin değilim, ona sormanız lazım. Hatırlamıyorum. Hostes geliyor: "Pardon ama bunu yapamazsınız" diye azarlıyor... Battaniyenin altından kafamı çıkartıp "herkes kendi işine baksın" diyorum. Ve tekrar kapatıyorum üstümü... Evet böyle oluyor... Ya da oluyormuş... Tam emin değilim. 30 saat ve bir teyyare ve tatmin... Uçak fantezisi gerçekleşmiş oluyor rüyada... Bunu anlatan bir erkek. Artık tanımıyorum. Anlattığında tanıyordum. nefret dolu olduğum bir insan. İnsan mı dedim... Yok teyyare.
Günlerden cuma... Bilmediğim bir sokakta yürüyorum... Sokaktaki bir satıcı laf atıyor:
-How you doin sweety?
Bakmıyorum...yürümeye devam ediyorum...Tekrar:
- Ohh come on! It is a lovely day today! It is Friday. Put just a little bit of smile on your face!!
İster istemez gülümsüyorum.. Fark ediyor:
-Here it is! Here it is! It is that easy...
Karşıya geçtiğim anda uyanıyorum. Her şey 30 saatlik koma ile başladı. Sonra... biraz kafa karışıklığı girdi devreye. Koma mı dedim yok yok teyyare.

Read more...

what if

- Burası neresi, neredeyim ben?
- Cehennemdesin!
- Aha şimdi siki tuttuk! Dediydim ben Evli abime. Sen kimsin peki?
- Senin zebanin
- Annem annem! Evli abim nerede, acilen görüşmem lazım kendisiyle
- Evli abin burada değil!
- Nası değil ya. Biz beraberdik. Bir bakıver gözünü seveyim Zebani abi.
- "Özünde iyi insan olduğundan gereğinin yapılması" notu var isminin altında. Burada yok. Olsa bilirim.
- Evli abim cennete gitti, ben de buraya mı düştüm yani? Niyekine?
- Zina damgası vurmuşlar adının üstüne, al bak! Bir de kadınlara şiddet uygulamak, nefsini kontrol edememek ve içkiden çarpıyı yemişsin.
- İyi de evli olan ben değildim ki, Evli abimdi. Hem o da yüzük bile takmazdı. Dini nikah da yapmadı. Belediye nikahı geçerli mi burada?
- Ben bilmem Cevat'ım iki gözüm, kim girer kim çıkara ben bakmıyorum. Gelenlere günaha özel cezaları uygulamakla mükellefim. Şiişt lan, betin benzin attı o'lum!
- Atar tabii. Hem gözüm benim lafım, kullanma lütfen.
- İzliyoruz o'lum biz sizi yukarıdan! Ne dediysen, ne düşündüysen, ne günah işlediysen tek tek yazılı burada. Bak, tarih 2010 haziran, ne yazıyor?
- Ne yazıyor?
- İki kadına aynı anda şiddet uygulamak, arka arkaya 3 kere zina, gag yoluyla hatunları boğmaya teşebbüs. Bir şişe de viski tüketmişsiniz.
- Ne var ki bunda?
- Nasıl ne var? O'lum sen bunların günah olduğunu bilmiyor musun lan? Size o kadar kitap gönderdik. Hepsinde de bunlar günah diye yazıyor, hiç okumadın mı ?
- Okudum da, sistemde mantıken hatalar var diye düşündüğümüzden sizin kitaplar fotokopiyle çoğaltılırken arada değişti gitti diye şeyettiydik biz Evli abimle? Yoksa ben inançlı insanım Zebani abi. İki gözüm önüme aksın. Beni yukarısıyla bir görüştürsen de durumu izah etsem. Kesin bana hak verip cennete alırlar beni de.
- Ne diycen meselea?
- Diycem ki,  ey güzel Allah'ım diycem, erkeği zikiş zokuştan zevk alır yaratmışsın diycem, o zevki yaşasın diye yoktan dar kukular var etmiş, 1,5 metre bacakların üstüne iri memeler koymuşsun diycem. O poponun dizaynına,  diri memelere hasta olacak şekilde tasarlamışsın bizi diycem.  Hem böyle hevesler ver, hem de bunları yarat, sonra da yasak de. Kitaplar  öyle yazıyor aslında ama, bana, "yürü ya Cevat" demiş olman daha mantıklı gibi geldiydi diycem. Nasıl? İnandırıcıyım bence.
- Lan o'lum "nefsine hakim ol" diye de mi birşey okumadın lan hiç? Hahah! Böyle mantık mı olur lan?
- Nesi mantıksız a.q.? Aç kedinin önüne sen koy ciğeri. Ondan sonra da yemek yasak de. Oluyor mu böyle a.q.? Hani ilahi adalet?
- A.q. 'lu falan konuşma benimle, takarım elimdekini kıçına!
- Abi o lafın gelişi. Küfür değil aslında. Şöyle gibi mesela, biri bana "n'aber Cevat?" dese, cevabım doğal bir "İyiyim a.q." olur. Mizacım böyle benim.
- Mizacını sikeyim senin!
- Bana küfürlü konuşma derken?
- Yok lan benim de hoşuma gidiyo aslında. Yukardan izlerken izlerken hoşuma gitmeye başladı.
- Abi niye mantıksız diyosun ya. En lezzettli şeyleri hem yaratıp hem yasak diyosunuz. Ya da zararlı yapıyosunuz. İçki güzel, Yasak. Zikiş zokuş güzel. Yasak. Grup seks, yasak. Ffm, yasak. Kuyruk yağı lezzetti. Zararlı. Kumar cezbedici. Yasak. İş mi şimdi bu sizinkisi?
- Tamam lan tamam, uzatma işte. Vardır bir bildiği ki yasak a.q.
- Cevap veremeyince kestirip atıyosun ama sen de Zebani abi.
- Elimdekini görüyor musun? Kolay giriyor, zor çıkıyor!
- Peki Zebani abi, ne cezası verilecek bana? Kaynar kazana mı atacaksın beni?
- Yok!
- Ohh !
- Kazanın altına odun niyetine sürmeyi düşünüyorum seni.
- ...
- Hahah! Şaka lan şaka!
- Abi bak gözünü seveyim dalga geçme, ortamda yeniyiz, abi dedik soruyoruz, sen de taşşak geçiyosun benimle. Ne yapacaksın bana?
- Senin karşında bir sürü latif hatun dans ederek soyunacak. Popolarını memelerini sürtecekler sana.
- Ohhş. Nesi ceza bunun?
- Çükünü keseceğim ama. Fakat çükün varmış gibi hissetmeye devam edeceksin. Hatunları arzulayacaksın, fakat bir halt gelmeyecek elinden. Hahahayt!
- Allah'tan reva mıdır bu yaptığınız.
- Reva ki yapma iznimiz var o'lum.
- Allah'ından bulasın Zebani abi. Peki başka? Dalga geçmek yok ama bu sefer.
- Bak şuradakiler de senin gibi olanlar. Evlenip başka hatunlarla da keyif çatanlar.
- Baya kalabalıkmışız. Ben biliyordum zaten çok olduğumuzu.
- Cehennemin yarı nüfusu sizsiniz lan! Fazla mesai yapmak zorunda kalıyoruz sizin yüzünüzden. Sizi onarlı gruplar halinde topluyoruz. Şu nehri gördün mü?
- Gördüm.
- Hah işte, birbirinizin kıçına, ne diyordun sen, hah zamazingo, zamagingoları sokup daire oluştururarak karşıya geçmeniz gerekiyor. Çükler ıslanmayacak ama, çükünü çıkaranı kaynar kazana atıyoruz. Geçerseniz geçersiniz.
- İbnelik yapalım diyorsun yani. Yav abicim, ben hayatım boyunca kadınları sevdim. Böyle ceza mı olur allahaşkına yav.
- Bizde böyle, yaparken düşünseydiniz.
- Abi hiç değilse ben en arkada olsam da tek sıra halinde geçsek?
- Çükler ıslanmayacak o'lum. En öndekininkini ne yapacağız?
- Onu da sana sokarız?
- Lan!
- Şaka len şaka!
- Doğru konuş, takarım elimdekini.
- Peki Zebani abi, birşey diycem?
- De bakalım a.q.
- Hahahh. Sen kapmışsın bu küfür işini. Aslında küfür değil di mi.
- Uzatma lan!
- Şimdi  biz bu arkadaşlarla aramızda toplanıp bir dilekçe yazsak, desek ki; "ey güzel Allah'ım. Sen içkiyi yasak ediyorsun, başka hatunları yasak ediyorsun, bunlardan uzak durursak cenneti vaadediyorsun. Fakat cennette de şol ırmaktan akan şaraplar, envai çeşit huriler var diyosun. Ne iş? Bütün suçumuz bunları ölmeden önce de yapıyor olmamız olamaz. Konunun zevkli olduğunu bunları vaat ettiğine göre sen de biliyorsun,  gel bizi affet desek"? Bence gene inandırıcıyım.
- Beni bu işlere sokma Cevat, duyuyorlar, biliyorlar diyorum sana herşeyi.
- Bence şu yüzden böyle tasarlamış olabilir Zebani abi; şimdi bu işler zevksiz olsa kimse yapmaz zaten. Kötü, çekici olacak ki, yapılacak. Kuyruk yağlı bulgur pilavını biliyo musun abi sen? Parmaklarını yersin abicim. Fakat zararlı. Zikiş zokuş da öyle. Fakat o da yasak.  Bence bize bir akıl vermiş, hakkaten vermiş, bakıyor her birimize hangisini seçecek bu kulum diye. Canı sıkılmıyor böylece. Eğleniyor bizimle anlayacağın.
- Yorum yok Cevat.
- Peki Zebani abi. Biz komple ebediyen burada kalıcı mıyız, yoksa cezamız bitince bizi cennete alacaklar mı?
- Günahı az olan var, çok olan var. Kesinlikle affedilmeyecek günahlar da var ama, herkes günahlarının cezasını çektikten sonra cennete gidiyor.
- Peki abi, son bir soru daha.
- Sor a.q.
- Hahah!
- Soracaksan sor ulan, işim gücüm var!
- Cennetteki huriler rus mu olacak, yoksa türk mü olacak abi?
- Siktir git lan! Geç sırana. Bitmiyor herifin lafı a.q.

- hişşt Cevat! uyan lan,  uyan!

Read more...

comfort zone

#
Profesyonel çalışma hayatımda bir 20 yılı devirdim geçenlerde. Devirdiğim gün, "yeter" dedim. Patron oldum. Maiyetimde, bir tek ben varım şimdilik. Çaycı da benim, aşçı da, sekreter de, yönetici de, çalışan da. Olsun, bu da bir başlangıç.

Anılarımı yazacak değilim tabii, nihayetinde kıçındırık birkaç şirketle, kıçındırık olmayan birkaç başka şirkette çalıştım bugüne kadar. Adım Muhtar Kent ya da Larry Ellison da olmadığına göre, kitap yazmaya yeltensem kimse almaz o kitabı. Fakat burada paylaşabilirim. 20 yılda profesyonel anlamda kendimce biriktirdiklerimi, arasıra yazmayı planlıyorum. Beğenen okur, beğenmeyen okumaz, napalım. Okunuyor olmaktan çok, yazabiliyor olmak önemli benim için. Okunmazsam hiç önemi yok diyemeyeceğim ama, yazıyor olmayı daha çok önemsiyorum. Sıkıcı bulabilirsiniz, olabilir, gocunmam. Dediğim gibi, yazıyor olmayı daha çok önemsiyorum.

#

Profesyonel olarak çalıştığınız yerdeki memnuniyetinizi etkileyecek birçok faktör olsa da, tek bir tanesi, diğer tüm şartlar ne kadar iyi ya da ne kadar kötü olursa olsun, çalışma hayatınızı size zindan eder, ya da cennete çevirir; tepenizdeki adam, yani yöneticiniz. Uzun süre, çalıştığım işin gereği olarak, başka şirketlerin farklı kademelerinden birçok yöneticiyle çalıştım. Bazılarıyla uzun, bazılarıyla kısa çalıştım. Kimisi hakikaten yöneticiydi, kimisi sadece bozuntusuydu.

Diyelim bir şirkette çalışıyorsunuz, adımız Ayşe olsun, Ayşe'nin rapor ettiği bir de üstü olsun, adına da Ali diyelim. Ali, görev tanımı gereği, Ayşe'nin yaptıklarının ve yapmadıklarının kalitesinden sorumludur.  Ayşe, Ali'nin yaptıklarından etkilenir, fakat bunlardan sorumlu değildir.

Ali'nin iyi bildiği ve içinde oynamayı iyi becerdiği alan Ali'nin comfort zone'u olsun. Ayşe'nin iyi bildiği ve içinde oynamayı iyi becerdiği alan da Ayşe'nin comfort zone'u olsun. Ali, eğer tepeden inme bir yönetici  olarak gelmediyse, genellikle Ayşe'nin comfort zone'unun içinde ne olduğunu, nasıl olduğunu bilir. Fakat Ayşe, Ali'nin comfort zonunu tam bilmez, oynamayı da -henüz- beceremez.

Aç parantez
Klasik yönetici hastalıklarından birisi, altındakilerin her yaptığının ıncığını cıncığını sorgulamaktır. Amaç genellikle, "ben bunları en az sizin kadar iyi biliyorum'u" altındakilere göstererek kişisel egoyu tatmin etmektir. Altınızdakilerin yaptığı işlerin sonuçlarından memnunsanız, ıncık cıncık sorgulamayı bırakın. Yok değilseniz, yönlendirin. Yöneticinin herşeyi bilmesi gerekmez. Fakat sonucunu ölçmeyi bilebilmelidir.
Kapa parantez

Ali, eğer adam yetiştirmek, kendisine kendini geliştirecek başka işler, alanlar yaratmak amacındaysa, Ayşe'yi kendi comfort zone'una doğru çekmeli, iki zone arasında gri alan yaratmalıdır. Eğer Ayşe, Ali'nin yarattığı gri alana girebilecek ve içinde oynayabilecek yeteneğe sahip olduğunu gösterirse, Ali, yarattığı gri alandan çekilmeli, bu alanı Ayşe'ye bırakmalıdır. Ali de, çekildiği gri alandan kazandığı zamanı, kendi comfort zone'unu yukarıya doğru geliştirmek için kullanmalıdır. İş yerinde profesyonel gelişimin temeli özetle budur.  Yöneticiniz size birşeyler öğretir, yönlendirir, daha önce kendisinin yaptığı bu işleri size devreder, kendisi de başka şeyler öğrenmeye çalışır. Bu dediklerimin yeni birşey olduğunu zannetmiyorum. Anlatmaya çalıştığım şey -daha doğru terimlerle- yönetim kitaplarında veya literatürde mutlaka vardır. Ben gri alan dedim, siz koçluk veya başka birşey de diyebilirsiniz. Farketmez. Sonuçta profesyonel gelişim bunu içerir.

Ali, gri alandan çekilirken, Ayşe'nin bu alanı doldurabildiğinden emin olmalıdır. Gri alandaki işlere girmeye çalışan Ayşe başta biraz zorlanacaktır, fakat Ali bu konuda Ayşe'ye öncelik tanır, hata yapmasına izin verir, kontrol eder ve yönlendirirse, Ayşe bir süre sonra bunları en az Ali kadar iyi yapmaya başlar. Ali de rahata erer, başka işlerle uğraşır.

Akla mantığa son derece uygun olan bu teori pratikte bu kadar kolay çalışmaz. Gri alandaki işleri yapma önceliği, normalde Ali'nindir. Ayşe, bu alanı kendi çabasıyla öğrenmeye kalksa bile, Ali bu işleri kendisi yapmaya kararlıysa, Ayşe'ye bu alanda fazla hareket sahası kalmaz. Yöneticiniz size gri alanda iş vermiyorsa, bu alanda yapabileceğinizi düşündüğünüz işlere talip olabilirsiniz. Hatta olun. Fakat Ali, "hayır kardeşim, bu işleri ben yapıyorum, sen kendi işine bak" derse, Ayşe'nin yapacak fazla birşeyi kalmaz.

Tabii bu durumda insanın aklına şu geliyor: Ali nasıl bir manyak ki, yapabileceğini göstermeye çalışan, gayret eden, talep eden astına bu işleri devretmiyor. Burada birkaç faktör devreye giriyor; Ali, sadece kendisinin yapabildiğine  inandığı işleri Ayşe'ye vermekten çekinir. "Ohh ne güzel bana gelişmek için fırsat yaratıyor bu Ayşe" diyeceği yerde, Ayşe'nin ileride kendisine rakip olmasından endişe eder. Eğer bu şekilde düşünen bir yöneticiyseniz, size önerim, gelişmek için kendi gri alanınızı yaratmanızdır. Ayşe'yi kafasından bastırmak yerine kafanızı yükseltmeyi tercih etmezseniz, Ayşe bir süre sonra sizin yaptıklarınızın çoğunu siz isteseniz de istemeseniz de yapabilmeye başlayacağından size ihtiyaç kalmaz, sorgulanmaya başlanırsınız.

Bir başka faktör, comfort zone'nun tanımının içerisindedir. İnsan bildiği ve iyi yaptığı işleri yapmaya devam etmekten hoşlanır. Nihayetinde yönetici de insadır ve zone'nunu çok sever. Kendisini kolaylıkla ve zahmetsizce gösterebileceği, kendi yöneticisine "bakın ben bu işleri süper yapabiliyorum" diyebileceği bir alandır. Ve bu yüzden, bu alandaki hiçbir işten kolay kolay vazgeçmez. Vazgeçerse, kendine başka gri alan bulmalıdır, bu da zorlanmayı gerektirdiğinden, işine gelmez.

Sonuçta, Ali, kendi iyi bildiği işleri yaparken, Ayşe'nin de yapabileceği işleri ona vermez, bunları en iyi kendisinin yaptığına inanır, vazgeçilmez adam olduğuna kendini ve çevresini inandırır, Ayşe, kendini yeterince geliştiremediğinden yakınmaya başlar, mutsuz olur. Ali, gri alana girmeye çalışan Ayşe'nin hatalarına tahammül göstermez, yönlendirmez, onun yapabileceği işleri de yapar. Bir süre sonra çok çalıştığından, kendisi olmasa işlerin yürümediğinden yakınır, astlarının işe yaramaz olduğunu dillendirmeye başlar.

İyi yönetici bu sebepten, az iş yapmayı, az çalışmayı becerebilen yöneticidir. Ben de çok çalışıyordum ama, benim sebeplerim başkaydı. Vallahi.

Read more...

iskender a la cevat

Muhterem cemaat!

N'aber? Beni soracak olursan, hiç iyi değilim gözüm. Yaz geldi millet tatile gidiyor, biz hala çalışta çalış a.q. Dedim Evli abime, abi dedim, etme dedim, salla başı al maaşı dedim, bak mis gibi maaşın her ay tıkırt banka hesabına yatıyor dedim, siktir et bu patron olma sevdasını dedim, çükümüz daşşağımıza denk böyle dedim, kendini düşünmüyorsan beni düşün dedim. Dinletemedim a.q. "Denemezsem içimde kalacak Cevat, bilgiyse bilgi, tecrübeyse tecrübe, akılsa akıl, networkse network, patron diye geçinenleri ben zkimde sallarım" dedi.  Ne oldu şimdi a.q? Eskiden 12 saat çalışıyorduk, şimdi 16 saat çalışıyoruz. Bu mu a.q. patronluk?

İt gibi çalıştırıyor beni afedersin. Arada bir "skerim patronluğunu" diyip cozutunca, "yavrum Cevat, sana Svetlana ve Valeri'yle üçlü yaptırıcam işleri kolaylayınca, çok konuşma, işine bak" diyor. Valeri dediğini ben sana tarif edeyim gözüm; böyle son derece yuvarlak figürlü, dd cup göğüsleri olan sarışın bir hatun. Oral alanda da ihtisas sahibi. O'lum var ya, görsen hasta olursun lan! O göğüsler var ya, böyle öyle bir sallanıyor ki interkors esnasında, hipnotize olup kendinden geçmezsen bana da Cevat demesinler. Bir nipılları var, traktör sibobu gibi valla. Şimdi bu ikisini birlikte hayal edince, direkt çadır kuruyorum ben lan. Pisa kulesi gibi oluyor zekerim. Benimki biraz sola çekiyor da, o bakımdan şeyettim analojiyi. Fakat gel gör ki, bitmiyor bu a. koduğumunun işleri. Buradan Evli abime sesleniyorum; "abicim, imanım gevredi a.q. çalışmaktan, biraz rahat ettirmezsen beni kayışlar kopacak, helak olup gidicem bak ona göre, demedi deme sonra".

Bir de sitem edicem; hani hatun götürmeyle ilgili maddi bilgileri ben verecektim bu blogta? Hani sen karışmayacaktın böyle şeylere? Baktım saymışsın barları geçen. Oldu mu şimdi? Ben ne anlatıcam a.q. sen bunlara da girersen? Madem öyle, ben de yemek tarifi veriyorum a.q.

Yaz cemaat, malzemeler;

- Bir kilo tek parça halinde doğranmamış antrikot ya da bonfile tarafından dana eti.
- Domates sosu için, bulabiliyorsan 2-3 tane çanakkale tarla domates. Kafam gibi  oluyor bunlar genelde. Nereden bulayım a.q. diyorsan, hazır satılan domates püresiyle bir miktar zalçayı hazır et.
- Tereyağ, pul biber, bir miktar yoğurt, bulabiliyorsan pide, bulamıyorsan herhangi bir ekmek de olur.

Yemek yapmayı bilmiyorsan öğren lan! Zevkli iştir bu. Denemeni tavsiye ederim. Hem hatunları etkilersin bak, işine yarar.

Yapılışı cemaat:

Eti buzluğa atacaksın önce. Buz tutacak et, kaskatı olacak. Donmuş eti buzluktan çıkar. Bir tane büyük ve kesin bir bıçak bul. Keskin olsun bıçağın, yoksa eti keseceğim derken nefes nefese kalırsın bak. Yek parça eti  keskin bıçak marifetiyle yongalar halinde keseceğiz ince ince gözüm. Bir ağaç dalının ucunu sivrilttiğini düşün.  Öyle keseceksin eti. Kestiğin parçaların büyüklüğünü kafana göre ayarla, 3-4 cm boyutlarında ve ince ince olursa daha iyi olur. Kestin mi etleri? Aferin. Şimdi yeterince büyük bir tavayı yüksek ateşin altına koy. Tava iycene kızdığında, boşalt etleri tavaya. Kızgın olacak bak tava, unutma, iycene aç altını da. Etler henüz donuk halde olduğundan acayip su salar önce. Panik olma lan! Normal birşey bu. Saldığı suları bir süre sonra da geri çeker. Suyunu çektiğinde, etin yağlılık durumuna göre bir miktar sıvı yağ ekleyebilirsin. Etleri kavurduk mu gözüm? Çok fazla kavurma ama bak. Kurumasın. Hazır mı? Aferin.

Şimdi, eğer eve attığın hatuna hava atacaksan, şu klasik, kapaklı metal sahanlardan edinmiş ol öncesinde, kayık gibi olanlardan. Hava atmaya değecek bir durum yoksa, normal tabak da kullanabilirsin. Bir başka tavada hafif kızarttığın pideyi -yoksa ekmeği- küçük dilimlere bölerek sahana diz. Üstüne etleri koy. Kapağını kapat, soğumasın.

Etleri kavurduğun tavada yüksek ateşte domates sosunu hazırla. Bildiğin domates sosu gözüm, taze domates kullanırsan daha iyi olur. Sosun akışkanlığını  düzenlemek için salça ekleyebilirsin. Biraz tuz, biraz karabiber, biraz da kimyon ekle. Baharatın azlığını çokluğunu sana bırakıyorum şekerim. Şöyle bir fokurdar duruma geldiğinde sos hazırdır. Sosu, sahandaki etlerin üzerine güzelcene dök. Kapağını kapat. Soğumasın.

Aynı tavada biraz tereyağı erit. Eridiğinde üzerine pul biber serpiştir. Kızmış tereyağ biberi yiyince şöyle bir köpürür. Panik olma lan! Bu da normal bir durum. Köpükler inmeden al. Sahanın içindeki nefasetin üstüne gezdirerek dök. Kapağını kapat.

Hatuna hava atılacak versiyonunu anlatayım ben sana, ama yok abi gerek yok diyorsan, bu kısmı pas geçebilirsin.

Sahanı, kapağı kapalı bir vaziyette önceden ısıtılmış fırına ver. 2-3 dakika dursa yeter. Bu işlem, sahanın kendisini de ısıtmak için sadece. Kapağı kapatmayı unutma, kurutursun etleri yoksa.

Kafi miktarda yek parça yoğurdu ufak bir kase içinde masaya koy. Sahanın kenarlarına birkaç tane taze çeri domates diz. İstersen, bir iki tane de sivri biber tavada çevrilip eklenebilir.

Masayı düzenle. Hatunu oturt. Hazırladığın nefaseti masaya getir. Getirirken bir bezle altından tutmayı unutma, yakarsın bak kendini. Kapağı havalı bir şekilde aç. Servisi yap. Tebrikleri kabul et. Alçakgönüllüymüş gibi davran.

Aferin sana  gözüm.

Read more...

chill out

Fi tarihinde, Ankara'da Tunalı Hilmi'de, Kuğulu Park'ın tam karşısındaki bir yerde oturmuş, biralarımızı yudumluyoruz iki arkadaş. Okulu bitirdiğimiz belli olmuş, kaldığımız iki kişilik yurt odasındaki eşyalarımızı toplamış, ertesi gün Fethiye'ye gitme planlarını yapmış, kutlama niyetine keyif çatıyoruz. 20'li yaşlarının başında, yırtıklığımız ve serseriliğe yatkınlığımız muhtemelen yüzümüzden okunıyor ama, özünde iyi çocuklarız. Genciz. Yakışıklıyız. Tığ gibiyiz. Falan.

Tünediğimiz bar tezgahına bir dirseğimizi dayamış, arada bir etraftaki 7/10 ve üzeri hatunları kesiyor, bir yandan da tatilde olabilecek potansiyel durumlar üzerine mütevazi planlar yapıyoruz. Malum bölgeye İngilizler'in fazlaca rağbet ettiği  malumatı üzerine, planın genel hatlarını, sülün cinsinden ingiliz kızlarla temaşa etmek, kendilerini abazalardan korumak, gerektiğinde rehberlik etmek, akşamları da güreş tutmak üzerine kurduk. Türk insanını, peki, erkeğini diyelim, doğru tanımalarına katkımız olsun istiyoruz. Böylece memlekete de faydamız dokunacak. Daha fazla turist -sülün olanlarından- gelecek. Falan. Bir de, her gece köpekler gibi içmeye niyetimiz var. Kurduğumuz plan hoşumuza gitti, birer bira daha söyledik.

Keyifle biralarımızı yudumlarken, ikimiz de aynı anda, barın girişinde beliren iki hatuna çevirdik bakışlarımızı. İçeriye girmekle girmemek arasında bir kararsızlık yaşıyor gibiydiler. Arkadaşın, elindeki arjantin bardağı tezgaha bırakmasıyla kapıda bitmesi bir oldu. Fakat -benden usta olmasın- usta çocuk. Son sürat gitmesine rağmen, ürkütmeden kızların önünde durdu, sonra da bir şeyler konuşmaya başladılar. Bilmem söylemeye gerek var mı, bu tür durumlarda, hızlı olmanız lazım. Siz kapmazsanız, başkası kapar. Kalırsınız öyle. Benim olduğum tarafa bakarak beni işaret etti arkadaş, ben de, en canayakın gülümsememle gülerek karşılık verdim. Kızları ikna etmeyi başarmış olmalı -adamım benim- bara doğru yöneldiler.

- Bana bak ulan, kızlar alman, sağımdaki benim, haliyle diğeri de senin oluyor.

Diğeri dediğini hızlıca süzdüm. Fena değildi. Kızları birlikte oturmaya ikna eden taraf olarak seçme önceliğine sahip olmasını doğal karşılayıp, itiraz etmedim. Arkadaşın "benim" dediği hatunun İngilizcesi iyi, benimkininki çat pat. Olsun. Hayat hikayemizi anlatmayacağız nasılsa. Kızlar, şimdi tam hatırklayamadığım alman-türk bilmem nesi için bir haftalığına Ankara'ya gelmişler, otelde kalıyorlarmış. Misafirperverliğimizi göstermek için, adında "spor kulübü" geçen, fakat spordan başka her amaca hizmet eden yakınlardaki bir kulübe gittik. Yemek yedikten sonra biraz eğlenelim, dans edelim, müzik dinleyelim derken, gayet samimi bir hava oluştu aramızda.


Aç, ara nağme

Bardan, ya da benzer mekanlardan hatun kaldırmak, biraz pratik ve tecrübe işidir. Nasıl davranacağınızı, ne konuşacağınızı bilmeniz gerekir. Spontan, sizi akıllı ve karizmatikmiş gibi gösteren bir davranış tarzını öğrenmenizi öneririm. Gibi diyorum, çünkü akıllı ve karizmatik olmanız şart da değildir. "Mış gibi" davranabiliyor olmak, kafidir. Fakat bu mış gibi yapabilme durumunuz, minimumda, hatunları kaldırmak için gerekli süreyi karşılayacak düzeyde olmalıdır. Yok ben zaten hem akıllı, hem de karizmatiğim diyorsanız, bu nağmeyi okumanıza gerek yok. Pas geçin.

Kapat, ara nağme. 

Şimdi bu kadar laf ettikten sonra, kızları götürdük, güreş tuttuk, istiklal marşını öğrettik falan dememi bekliyorsanız, çok beklersiniz. Olayın geri kalanı şöyle oldu; o gece kızları atacak bir arkadaş evi bulamadık, cebimizdeki toplam para, bizi fethiye'ye götürüp getirecek benzin parasına ve tatilde harcama ihtimalimiz olan kısma anca yeteceğinden, otele de gidemedik. Kızlar birlikte kalıyor olduğundan, aynı odada samimi iki arkadaş olarak grup seksin bizi bozacağına kanaat getirip, kendi ellerimizle kızları götürüp otellerine bıraktık.

İnsanın basiretinin bağlandığı, akla aykırı bir şekilde -peki tamam, sizin dediğiniz gibi olsun- salakça kararlar aldığı durumlar olabiliyor bazen. Şu an bunları yazarken bile hissettiğim pişmanlığı doğru aksettirebilecek miyim bilmiyorum ama, ertesi gün arabada giderken, pişmanlığımızı anlatacak çok fazla kelimemiz yoktu.

- Biz şimdi kızları kendi ellerimizle mi bıraktın lan otellerine?

Tespit yerinde ki, diğerimizin verecek cevabı yok.

- Yani şimdi kızlara, "kızlar bize verir misiniz" dedik, onlar da "evet veririz" dedikleri halde mi bıraktık ulan otellerine? Kendi ellerimizle bıraktık hem de değil mi? Öyle mi yaptık ulan?

O dönem, kendi vatandaşımız olan sevgililerimiz de vardı. Arkadaşınkini bilmem, ama benimki bana vermiyordu. Badana ihtisası yapıyorduk anca.

- Tamam ulan ne olduysa oldu, uzatma artık. Kimseye de söyleme böyle yaptığımızı, tefe koyarlar bizi.

Neyse ki Fethiye'de, planımızın ana hatlarından fazlaca sapmamayı başarabildik de, olayın acısını çabuk unuttuk.

Bu talihsiz olayın diğer kahramanı olan arkadaş, bir süre önce İstanbul'a geldi kısa bir ziyaret için. Epeydir görüşemiyoruz, biraz hasret giderelim, aradaki zamanda neler olduğundan konuşalım, hasbuhal edelim dedik. Benim kaşık düşmanı yurtdışında olduğundan, oğlanla da bara girmemiz pek mümkün görünmediğinden, başka bir şekilde buluşmak icap etti. Son 2-3 senedir her yaz başı organize edilen, fena da grupların katılmadığı bir festivalde buluşmaya karar verdik. İster yemek ye, ister bir köşeye çekil muhabbet et, ister yayılarak müzik dinle. Biraz sohbet, biraz yemek, biraz 7/10 ve üzeri hatunları kesmek, biraz müzik derken epey iyi vakit geçirdik.

Aç, ikinci ara nağme

Biraz önceki nağmeye istinaden bir şeyler daha yazayım. İstanbul'daki hemen hemen her bar, eğlence mekanı, hatun kaldırmak için yeterli potansiyele genel olarak sahiptir. Olay, sizde biter. Reddedilme korkusuyla kendinizi korkak alıştırmayın. Her reddedilişten ders çıkardığınız sürece, bunun bir önemi yoktur. Bugün olmaz, yarın olur. Planınıza sadık kalın, çizginizden sapmayın. Benim gençliğimde bu kadar mekan yoktu, varken de bende para yoktu, sürekli takılma şansımız olabilemiyordu. Şimdi hepsi iyi kötü var, bu sefer de zamanım yok. Paralı olmak derken eksik anlaşılmasın: Bu işler paraya bakmaz. Yani, fazla bakmaz. Tabi kapıda bir ferrari varsa, hatunlar da bunu gördüyse şansınız artar. Fakat öküzseniz, ferrari bile sizi kurtarmaz. En azından bazı hatunlarda bu böyledir. (Bazı kelimesinin yerine siz, dilediğiniz miktar belirten kelimeyi koyabilirsiniz. Ben, "bazı" demeyi seçtim). Olay tamamen sizin yeteneğinize kalmıştır. Akıllı ve karizmatik olun, hazırcevap olun, olmayı öğrenin. Hiçbiri yoksa, ki olabilir, mış gibi yapın.

Türk bir hatun ile yabancı bir hatunu kaldırmak için gerekli efor arasında genel olarak bir kaç misli fark vardır. İstisnalar varsa da, genel kabul budur. Türk hatunlar, kukularında pırlanta varmış gibi bir davranış tarzına girmeye genellikle meyilliler. Tabi bu dediklerim daha çok kendi neslim, onun bir altı ve bir üstü için geçerli. Yeni nesil kızların böyle olmadığını umud ediyorum.

Konuyu dağıtmayayım fazla, çenem düşüyor, İstanbul'daysanız Sıraselviler'deki Roxy'e, Nişantaşı'ndaki Reasürans  çarşısının altındaki barlara bir uğrayın. Gece 10'dan önce gitmenizi önermem. Bu ikisine sıklıkla yabancı hatunlar geliyor. Denemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bu bilginin güncelliğine fazla güvenmeyin yalnız. Bu adreslerdeki en son vukuatım 6 ay kadar önce oldu.

Kapat, ikinci ara nağme.

Festivale hatunları keselim diye gitmedik elbette. İlginç gruplar varmış, arkadaş da hoşlanırmış, ben de zaten gitmeyi düşünüyordum, tesadüf oldu. Aldım oğlanı da yanıma, gittik. Ortamla ilgili genel gözlemim şöyle; yeni nesil hatunların geneli fıstık gibi maşallah. Kesilmeyi hakediyorlar. Yeni nesil erkekler de fena değil gibi sanki davranış tarzı açısından. Fakat iki tarafın da bir kısmında genel bir defo var; görünüşe, kılık kıyafete olması gerekenden fazla önem addediyorlar. İyi, güzel giyinmek iyidir hoştur ama, kişiliğinizi ve davranış tarzınızı bunun üzerine kurmamanız gerekir. Giyim kuşamı bir yaşam tarzı olarak benimseyenleri -punklar, gotikler, emolar- anlayabildiğimi söyleyemem. İş yoksa, benim için dışarı kıyafeti dediğin, dik yakalı, kolları da bilek üstüne kadar sıvanmış, üstten iki düğmesi açık, yazsa etekleri de dışarıda bırakılmış kot üstü gömlekten ibaret. İş varsa da haliyle takım elbise. Her iki tarzı da seviyorum. Takım elbise insanı değilim ama, giymekten de hoşlanırım. Yazın açık renkleri, kışın da koyu renkleri tercih ediyorum kişisel olarak. Takı da kullanmam. Saati bile nadiren takıyorum.

Tiril tiril uçuşan etekli hatunları gördüğümüzde nasıl içimiz coşkuyla dolduysa, şu tüylü, süet midir nedir kısa çizmelerden giyen hatunları ve boya küplerini gördüğümüzde de bir o kadar buruştu yüzümüz. Bir kaç hatun da o havada naylon çorap giymişti ki, oğlana "git şunların kulağına pişik olursun de" diyesim geldi.

İkinci ara nağmeden sonra ortada anlattığım bir konu var mıydı unutmak üzereyim, bağlayayım: Yeni nesil hatunlar fıstık gibi maşallah.

Bir kaç metre önümüzde duran iki hatuna, ki yalnız oldukları her hallerinden belli idi, kendi cinsimden bir öküz musallat oldu. Kızların rahatsız oldukları her hallerinden belli, fakat adam da çok yapışkan. Biz bile, ilgilendirmiyor olmasına rağmen rahatsız olduk heriften. Arkadaşa, "naber kızlar" diye gidip tanıyormuş gibi yaparak kızları kurtarmasını önerdim -oğlan olmasa ben yapardım- , karısıyla yeni boşanmış arkadaş, "bir süre dişi sinekle bile muhatap olmak istemiyorum evli" dedi. Çocuğa kötü örnek olduğundan, bunun vebalinin büyüklüğünden bahsedecektim, uzatmamak için "peki, sen bilirsin" dedim.

Falan.

Read more...

zeybek

- Çingen pilavı yapalım mı?

Esasen pilavla yakından uzaktan ilgisi olmayan, adına niye çingen dendiğini de zinhar bilmediğim, ve fakat dünyanın en leziz, en kolay ve dahi en harika yemeğidir çingen pilavı. Küp küp kestiğiniz beyaz peynirlerin üzerine, domates gibi kokan sahici domatesleri doğrar, üzerine güzelinden zeytinyağı gezdirirsiniz. Eser miktarda limon ve taze reyhan da koyarsanız, daha süper olur. Bu muhteşem ötesi karışıma, hemen kaşık sallanılmaz. Elinizde birazdan banmak üzere hazır tuttuğunuz ekmeklerle birlikte, yutkunmak suretiyle başında bir süre beklemeniz gerekir ki, domatesle peynir hallenecek vakit bulsun. Yemeye doyamaz, ne çabuk bitirdiğinize hayret edersiniz. Tabakta kalan son ekmek kırıntılarını, işaret parmağınızın ucu marifetiyle toplar, düşürmeden dilinize götürmek suretiyle yersiniz. Yerken, arasıra gözleriniz zevkten kısılırsa şaşırmayın, normal bir durumdur.

Yemek zevkimiz, hatta diğer zevklerimiz de, birbirine benzerdi. O mu benden etkilenirdi, yoksa ben mi ondan, bilmiyorum. Benzerdi işte. Yazın, sabahları arasıra ızgara balık yemek, aklımıza düştükçe kelle paça ve işkembe içmek değişmez keyfimizdi. Ben, hayatımdaki en lezzetli çorbaları, şehirlerarası otobüs terminallerindeki küçük esnaf lokantalarında içtim. Yatılı okuduğum ortaokuldan mezun olup, gene yatılı okumak üzere uzak bir şehre giderken yaptığımız yolculukları hatırladığımda farkettim bunu ilk. Ona sorsam, o da benzer bir cevap verir herhalde.

Bilimum yaramazlığı ve haşarılığı yapma potansiyeline doğuştan sahip - ve de sakar- beni, ben artık kendi başımın çaresine bakmak üzere ailemden uzaklaşıp üniversiteye gidene kadar kolladı.

- Evden kaçtığınız günü hatırlıyor musun?

Hiç unuturmuyum. Amcaoğluyla birlikte, yanımıza bir miktar ekmek, mebzul miktarda kibrit ve sigara alarak evden kaçmıştık. Ne demeye kaçmıştık, hadi kaçıyoruz, ne diye sigarayla kibrit almıştık yanımıza, hatırlamıyorum. 9-10 yaşlarında iki oğlan çocuğu yürüyerek ne kadar uzaklaşabilirse, biz de o kadar uzaklaşmıştık evden. Akşam olup da hava kararmaya başladığında, korkuyla karışık bir pişmanlıkla ortalıkta avanak avanak dolaşırken, amcamla birlikte bulmuşlardı bizi. Bulunmanın verdiği sevinç ve evden kaçmış olmamızın farkedilmesinden kaynaklanan bir korkuyla, "biz de sizi arıyorduk" gibilerinden bir şeyler gevelemiş, sonrasında, oturduğumuz evin bodrum katında süper ötesi bir dayak yemiştik. Morluklarımızın geçmesi iki haftayı bulmuştu. Bir hafta boyunca benimle hiç konuşmamış, kızgın kızgın bakmıştı bana.

- O kadar fena dayak atmanız şart mıydı?
- Az bileydi size.

Üniversiteye başladıktan sonra, yazları da çalışmak bahanesiyle Ankara'da kalmaya başlayınca ben, çok görüşme fırsatımız olabilemedi kendisiyle. Belki senede bir, o da 3-4 gün. Bazen de, o beni ziyarete gelirdi. Ankara'nın burun kesen soğuğunu gördükten sonra, ziyaretlerini yaza denk getirmeye başladı. İlk gelişinde, Odtü'nün yeşil çimenlerinde bağdaş kurmuş birlikte oturuyorken, herkesin birbirine "hocam" diye hitap ettiğini önce farkedememiş, bana, "ulan bunlar benim hoca olduğumu nereden biliyor?" diye naifçe sormuştu. Epey gülmüştüm bu durumuna. Öğretmenlik yapıyordu. Birazcık matematikten anlıyorduysam, ki anlıyorum, sayesindedir.

Bazen uzun uzun yazdığıma bakmayın: İşteyken fazlaca konuşmak zorunda kaldığımdan olsa gerek, özel hayatımda fazla konuşkan birisi değilim. Sessizliği tercih ediyorum genelde. Bu huyumuz pek benzemezdi birbirine, sohbeti sever, sevdiği birilerini bulduğunda, karşısındakinin takati kalmayıncaya kadar konuşurdu bazen. Sıkmazdı ama, lafını dinletirdi. Konuşmasını, el hareketleri ve yüz mimikleriyle süsler, kelime oyunları yapmaktan hoşlanır, -keyfi yerindeyse- arada bir de usturuplu küfürler ederdi. Çok orijinal küfürleri vardı. Bazılarını, unutmayayım diye kaydettim.

Okul bitip de hepten çalışmaya başladığımda, senede bir görüşebilir olduk. Sonraları bunu biraz telafi etmeye çalışsak da, hiç bir zaman çocukluğumdaki kadar vakit geçiremedik birlikte.

Çocukluğu geçeli çok oldu ama, birlikte yaptığımız bazı şeyler hala gözümün önündedir. Yazları, sabahın köründe kaldırıp üzüm sermeye götürürdü beni. Neredeyse bir hafta boyunca, ser ser bitmezdi o üzümler. Salkımları, tek tek bağların arasına girip kopartır, sapları yukarı gelecek şekilde, daha önceden düzenlediğiniz sergi alanındaki gazete kağıtları üzerine dizersiniz. Güneşte kuruyan üzümleri, bir süre sonra bu sefer de toplamak üzere bağa yollanırdık. Sabahın köründe kalkmak çok zoruma giderdi ama, tan aydınlanmadan tepelerin arasında yürürken, yükselen kızıllığa bakıp huzur duyardım.

Üzüm sergisi bir çocuk için hiç de keyifli bir aktivite değildir. Tüm gün sürer çünkü. Fakat, giderken veya gelirken boş keleterlerin içine girip sırtta taşınmak çok eğlenceli olurdu. Keleter dediğim, hasırdan yapılmış, iki yanından kulplu büyükcene sepetlerdi. İçine bir çocuk, misal ben, rahatça girebilirdi. Öğlen olduğunda da kurt gibi acıkmış olurdu herkes. Evden çıkmadan önce sulanmış ve bir bezin arasına konmuş yufkaları açar, arasına haşlanmış patates, haşlanmış yumurta ve taze yeşil soğan koyar, kıtlıktan çıkmış gibi yerdik. Bu nevale de, dünyanın en lezzetli ikinci yemeğidir benim için. Bağın kenarındaki iğde ağacına ben boyum yetmediğinden çıkamaz, onun dallardan düşürdüklerini toplayıp yemekle yetinirdim. Bunu yazarken, en son iğdeyi ne zaman yediğimi hatırlamaya çalıştım. Çıkaramadım.

Ya da, annesinin tarlasındaki tütünleri kırmaya yollanırdık. Tütün kırmak, üzüm sermekten daha meşakkatli bir iştir. Mutad olduğu üzere, gene sabahın köründe kalkılır, yola düzülünür, lüx ışığı altında tütün yaprakları örselenmeden toplanıp, çuvala doldurulurdu. Bunun, sabah güneş doğmadan yapılması biraz da zorunluluktandır. Aynı yaprakları güneş yükseldiğinde zinhar toplayamazsınız, ya elleriniz acır, ya da yaprağı örselersiniz. Toplanan yaprakların şişler yardımıyla iplere dizilmesi ise, başlıbaşına ayrı bir seramoniydi. Yapraklar, şişin arkasına geçirilmiş uzuncana bir ipe tek tek elle dizilirdi. Şişi, yaprağın tam ortasındaki damarın yakınlarından geçirmeniz, arada bir de kucağınızdaki birikmiş yaprakları düzeltmeniz gerekirdi. Tütün yaprağının üzerindeki o madde her neyse, ellerinize yapışır, bazen yakar, yıkasanız da uzun süre elinizden çıkmazdı. Tütün dizmek, kalabalık bir güruhla yapılır, şamata, tantana eksik olmazdı. Çocuk aklımla hoşuma giderdi katılmak.

İkimiz de dağ dere tepe gezmekten çok hoşlanırdık. Elimizde uzun çubuklar, bazen yere sürter, bazen yere vurur, saatlerce dolaşırdık. Yanımıza sadece su alarak, hatta nehir tarafına gidiyorsak onu da almayarak, sabah erkenden yolar çıkar, acıktıkça en yakın sebil meyve ağacına dadanır, olmadı bir tarlaya girer, açlığımızı geçiştirecek büyüklükte bir kavun  veya karpuzu gövdeye indirirdik. Göz hakkı denen bir şey vardı nihayetinde.Yürürken bazen, veya bir ağaç gölgesi bulup oturduğumuzda, keyfine göre bir türkü söylerdi. Sesi çok güzel değildi ama, makamında ve hissederek okurdu. En çok da zeybek söylemeyi severdi, özellikle de ağır ve aksak ritimli olanlarını. Benim birazcık müzik kulağım varsa, ki var, sayesindedir.

"ben kendimi gülün dibinde buldum,
kuru kuru sevdayımış, sarardım soldum
aşk bir belayımış, kendime yordum
ay karanlık, gece vurdular beni..."

Hiç duygusal bir adam değilim desem, bir miktar yalan söylemiş olurum. Öyle olduğum zamanlarda bunun üstünü kapatabilmeyi becermeyi, zamanla öğrendim. Hatta işten dolayı, profesyonel bir maske takıcısı olduğum iddiasındayım. Hülasa, çok kontrollüyüm demeye çalışıyorum ama, kendisi hastanede kemoterapi tedavisi görürken, ziyaretine gelen eski öğrencilerinin davranışlarını gördüğümde, o kontrolden pek eser kalmadı. Eşşek kadar ve de kocaman adamların minnet ve saygı dolu lafları, içime işledi. Boğazıma düğümlenen yumruyu çözebilmek için dışarıya çıkmam gerekti.

Galiba beş ya da altı ay kaldı hastanade. Kendisine refakat ettiğim günlerde sabaha kadar uyutmadığı çok oldu beni. Çok konuştuk, yanyana aynı yatağa uzanıp çok sohbet ettik. Biraz kendine gelip iyi hissettiği günlerde, "canının çektiği bir şey var mı" sorusuna mütemadiyen işkembe veya kelle paça cevabını verdi. Normalde yememesi gerekiyordu böyle şeyleri ama, kim takardı ki. Aynı şekilde sigara da içmemesi gerekiyordu ama, Cerrahpaşa'nın sahile bakan geniş balkonlarından birine çıkıp ayaklarını uzatmış, derin nefesler çekerek tüttürmüştü. Güzel olmayan fakat makamındaki sesiyle, yıllar önce elimizdeki çubukları bazen sürterken, bazen vururken okuduğu zeybeği okudu keyifle.

Kendisini en son, gömdüğüm gün gördüm. Babamdı.

Read more...

haftanın sevişmesi #2


Yaklaş.

Sağ elinin işaret parmağının dışıyla hatunun yüzüne dokun. Sürekli bir dokunma olacak bu. Parmağı kaldırmak yok. Şakaktan başla. Parmağını kaydırarak, yumuşak dokunacaksın. Kedi sever gibi. Dudakların üst ve alt kenarları hassastır. Dokunur dokunmaz arası dokunursan huylandırabilirsin. Yapma. Maksat huylandırmak değil, sulandırmak. Yüzünde, dudak kenarlarında, kulakların altında yeterince vakit geçirdiysen çeneden aşağı in, boyunda da gezdir o parmağı. Hatunun boynu güzel. Bakıyor musun hatunun yüz ifadesine. İzle onu. Gözlerine bak. Nefesini takip et.

Çıkık köprücük kemikleriyle boyun arasındaki boşluğu görüyor musun? Öpmeye oradan başla. Senin tarzını bilemem. Ben, tek tek ve yumuşak başlarım öpmeye. Arada bir şiddeti daha yüksek, emer-öper arası öpüş iyi gider. Hatunda olsun bir gözün. Ona göre ayarla öpüşlerini. Omuz başından kulak arkasına kadar olan bölge favorimdir benim başlangıçta. Severim.

İki elinin işaret parmağı marifetiyle, askılıklarını indiriver geceliğin. Gögüsler biraz küçük gibi sanki. Olsun, küçüğü de büyüğü de makbuldur bunların. Yeter ki, kul yapımı olmasın. Elleri yapıştır duvara; sağ elin hatunun sol elini, sol elin de sağ elini tutsun. Can yakmak yok daha. O birazdan.

Yapış dudaklara. Acele etme, sakin. Kedi sever gibi. Şiddeti birazdan uygulayacağız. Elli kere söyletme bana. Hatunu yeterince hazırlamadan şaplağı basarsan,  tokadı yiyebilirsin gözüm. Demedi deme. Yapıştın mı dudaklara? Öpüşmek dediğin, dilleri değdirmeden, alt üst dudakları emmeden, çekiştirmeden olmaz. French kiss diyor gavur. Öğren. Tükrüğün karışsın dili emerken. Hem, dil emmek zevklidir gözüm.

Tuttuğun elleri duvarda kaydırarak hatunun başının üstünde birleştir. Gergin olsun kolları biraz. Sonra, her iki elini tek elinle tepede tut. Diğer elin, her zaman boşta kalsın gözüm. O boş el çok işe yarar; şaplak vurur, tokat atar, saçları geriye çeker, ağzı kapatır, başı bastırır, bızırla oynar, meme sıkar...

Hatunun ellerini bırakmadan az geriye çekil. İzle. Kızarmış mı? Nefes? Gözler? Aferin sana.

Benim çok seksi bulduğum şeyler var: Bir tanesi yüzde çil. Diğeri gamzeler; yüzde de olur, belde de olur. Bir de benler. Benli hatunları severim; kiminin yüzünde olur, kiminin göğsünde, kiminin kukusunda. Gördüğüm zaman illa dokunurum, öperim. Bir de, etek sıyırmak, don sıyırmak hoş. Çıkartmaktansa, sıyırmak daha keyifli geliyor bana.

Bunların üçünü de aynı anda yapacaksın; hatunun ellerini yukarıda tek elle kenetledin duvara, kolları gergin olsun, biraz can acıtılabilir gererken. Mübahtır. Göğüsler emilmede, boşta kalan elin, hatunun kasıklarında ve kukusunda geziniyor. Göğüs uçlarından ısırıklar al. Korkak alıştırma ağzını. Memelerin alt kenarlarını uzun uzun emmeyi de pas geçme. Tepkiyi ölçerek git, ona göre ayarla şiddetini. Boşta kalan elinle hatunu okşamayı bırakmadan, dudaklara yapış gene. Şiddeti artsın öpüşlerinin.  Em dilini. Em. Em. Güzel değil mi? Demiştim sana.

Elleri bırakmadan biraz geriye çekil gene. Hatuna bak. Gözlerinin içine. Bekle biraz. Bekle, bekle. Eğer azdırmayı becerdiysen, hatun sabırsızlandığını belli edecektir. Elleme sabırsızlansın. İyidir. Yeterince beklersen, sabırlı olursan, semeresini alırsın. "Ne yapayım sana"? Bir sor bakalım. Belki coşkun cevaplar verir. Hatunların bir kısmı pek utangaç gözüküyor ya, yalan o!

Hazır mı hatun? Aferin sana.

Hatunu direkt yatağa götür. Yeterince geniş kanepe de olur. Yüzükoyun yatıracaksın boylu boyunca. Vücudunu sana dönmesine izin verme. Bir elin, hatunun kafasını bastırsın yatağa. Öbür elinle, geceliğin eteklerini aralayıp donunu sıyıracaksın. Çıkartmak yok tamamen. Dizlere kadar sıyırsan yeter. Kalsın orada. Kuku arkadan ne güzel görünüyor değil mi. Haklısın. Sev biraz kukuyu parmaklarınla. Baş ve işaret parmaklarını kullan. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya. Çok hoyrat olma. Çok yumuşak da olma. Elin  korkak alışmasın.

İlk giriş, önemlidir gözüm. En zevklisidir. Ben bazen yavaş girerim, bazen biraz hızlı. Hatunun kollarını ileriye doğru uzat. Bacaklarını ayır bacaklarını kullanarak. Görüntü harika değil mi? Hazır mısın?

Gir.

Yavaşşş. Hissettire hissettire gireceksin ama. İlk girişte biraz can yakmazsan, günah yazarlar sana. Bağırsın biraz. Debelenirse, fazla aldırma. Alışacak birazdan. Girdin mi sonuna kadar? Aferin sana. Çekme geriye kendini hemen. Bekle. Bekle. Bekle. Alışsın hatun. Hissetsin. Vücudunun üst kısmını, hatunun sırtına bastır. Biraz ezebilirsin. Fazla abartma. Ağırlığını hissetsin yeter. Kolları tutmaya devam ediyor musun ellerinle? Sakın bırakma! Bacaklarınla bacakları, ellerinle kolları tut. Hareket edemesinler.

Gidiş gelişlerin ritmini sana bırakıyorum. Hatuna göre ayarla. Sert ve kesik kesik mi girip çıkacaksın, yoksa ağırlığınla ezerken yumuşak mı hareket edeceksin, sana kalmış. Ben olsam, yumuşak yaparken bile arada bir sert vururum. Bağırtmak da zevklidir. Söyledim mi daha önce?

Hatunun içinden hiç çıkmadan ters döneceğiz şimdi gözüm. Hazır mısın? Hatunun belinden kavradığın gibi döndür kendini. Sen altta, o üstte. Zamazingo kukuda. Boylu  boyunca uzanıyor hatun üstünde. Bu pozisyonun en önemli kısmı, açıyı, duruşu iyi ayarlamaktır. Ayarlayabilirsen, harika bir pozisyondur. Tüm kontrolü sana verir, birazdan anlayacaksın. İster hızlanırsın, ister yavaşlarsın, ister bızırı seversin, ister memeleri sıkıştırırsın, ister hatunun ağzını kapatırsın. Kukudan çıkmadan, ufak düzeltmelerle hatunu tam yerleştir üstüne. Tamam mı, oldu mu? Aferin sana. Hatunun ileri geri gitmesine izin ver biraz. Ama sırtını senin göğsünden ayırmasına asla izin verme. Gerekiyorsa, bastır zorla kendine. Hareketleriniz ahenkli olsun.Yumuşak dalgaların üstündeki bir kayık gibi düşün hatunu. İleri, geri. İleri, geri. Sakin.

İki elin de boşta. Dilediğin yeri sıkıştırırsın. Memeleri iki elle arkadan avuçlasak mı biraz. Uçlarını, böyle iki parmağın arasına alıp biraz ezsek mi ya da. Ya da, tek elinle her iki memeyi de severken, diğer elle kukuyu mu yoklasak. Hepsini yapalım bence. Az hızlanıp, şiddeti de arttıralım artık.

Yalnız, hızlanmaya başlamadan önce, hatunun bacaklarını bacaklarınla yatağa yapıştıracaksın. Bacaklarının dizden aşşağı kısmını, hatunun ayak bileklerinin üstünden geçir. Yapıştır onları yatağa. Kaçmak isterse kaçamasın. Pozisyon değiştirmek isterse değiştiremesin. Anladın mı pozisyonu gözüm?

Aferin sana.

Tavanda bir ayna olsaydı da izleseydik hatunun halini. Ellerin ne güne duruyor? Çevir hatunun yüzünü yarım kendine doğru. İster dilini em, ister elinle ağzını sıkıştır. Bana sorarsan da, hatunu nefessiz bırakana kadar dudağını dudağından, dilini dilinden ayırma derim. Bir el daha var boşta, onu ne yapacağız? Serbest takılsın o el. Canın  nereyi çekerse, orayı seversin.

Hatunu takip etmeyi ihmal etme. Ondan hemen sonra -ya da aynı anda-  sen de geleceksin gözüm. Ben, prensip olarak faz farkıyla hatundan sonra gelmeyi tercih ediyorum. Niye? Hatun kişinin o kasılmalarını, kızarmalarını, gözlerini kapatmasını, ağzını açmasını seviyorum izlemeyi de ondan. Hatunun geleceği anı tahmin etmen lazım. Kendini de kontrol etmeyi unutma. Duruma göre ritm tut, yavaşla, hızlan, bızır sev, meme sıkıştır. Kontrol sende gözüm.

Gelmek üzere mi? Aferin sana. Görüyor musun o ağız nasıl aralanıyor. Sakın bacaklarını kurtarmasına izin verme. Verme. Sakın! At bir eli kukuya, kapat ağzını da diğer elinle yarım. İzle. İzle. Çok güzel değil mi? Nefis.

Sen de gel artık. Ben senin yerinde olsam, pozisyonu hiç bozmadan hatunun içine gelirim. Pozisyonun gidişatı buna daha uygun. Yalnız zamanlamanı iyi ayarla. Bazı hatunlar rahat ettikten sonra elleşmeye pek devam etmek istemez. Arayı uzatma çok. Geliyor musun sen de?

Aferin sana.

Kalsın hatun üstünde öylece. Sakinleyene kadar. Nefesler normal seyrine insin. Kalp sesi duyulmasın. Sarıl hatuna. Terler birbirine karıştı değil mi. Tuzlu tuzlu. Güzel işte ulan.

...
Bahar geldi, güneş çıktı, hormonlar tavan yaptı. Haydi bakalım, sevgilileri, eşleri, fuckbuddyleri sevelim, memnun edelim.

Beline kuvvet gözüm.

Read more...

  © Blogger template Shush by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP