basitlik üzerine

Toy ve sefil, fakat hırslı bir mühendis olarak sahada çalıştığım yıllarda, yani bundan yıllar önce, yani asr-ı saadette, yani,  neyse işte uzun yıllar önce, o dönem kendime seçtiğim "akıl hocam" bana şöyle birşey demişti; "basit görmeye çalış". Planlaması ve iş yüklemesi yapılacak iki düzine kadar ma'kene, stoğu kontrol edilecek ve gerekiyorsa satın aldırtılacak yaklaşık yirmi bin kalem malzeme, yönlendirilip kontrol edilmesi gereken bir tomar da adam vardı, ve bana basit görmem söyleniyordu. Verilen tavsiyenin ne anlama geldiğini içselleştirebilmem bir beş senemi, uygulayabilmem ise ikinci bir beş senemi daha aldı. (Süreler tamamen kişisel yetenekle! ilgilidir, gözünüz korkmasın.)

Konu çok mühim, iş tarafından yazayım dedim, farkettim ki hakkıyla anlatabilmek için tek bir yazı yetmeyecek, yetirmeye kalkarsam da çok uzun bir yazı olacak. Şaşırıp okuma gafletinde bulunacaklara acıdığımdan değil de, tamamen zamansal mevzu'lardan konuya "yemek" tarafından gireyim dedim.

#

Yemek yaparken kullandığınız malzemenin kendisi lezzetli ise, tarifi de basit olmalıdır. Lezzetli malzeme pahalı olan malzeme demek değildir. Lezzetli malzeme, mevsiminde yenen, uygun şartlarda yetişmiş malzemedir. Kış ortasındaki domatesten hayır gelmeyeceği gibi, Mayıs ayındaki palamuttan da birşey beklenilmez. Diyelim malzememiz güzel, mevsim de tamam, yaptığımız yemek güzel olacak mı? Nasıl pişireceğinizi bilmiyorsanız, olmayacak! Pişirme tekniği, bizatihi malzeme kadar önemlidir.

Aç parantez:
Kış ortasındaki domatesten hayır gelmeyeceği için yazın uygun miktarda güzelinden domates alınır. Güzelinden domates, salatada kullanacaksanız başka, yemeklere katacaksanız başka olabilir. Ben her sene bir kaç kasa Çanakkale tarla domatesini alıp, uygun şekilde paketleyip derin dondurucu denen alete atıyorum. Kışın nefis oluyor.

Bu derin dondurucu denen mucizevi alet, diyelim insanoğlunun ateş yakmayı öğrenmesinden önce icadedilmiş olsa idi, bugün pastırma, kurutulmuş et, füme, lakerda, çiroz gibi yiyecekler ortalıkta olmazdı. Tuzlanan, mayalanan, mumlanan, kurutulan, dumanlanan bir çok yiyeceğin temelinde, daha lezzetli olmasını sağlamaktan ziyade, yiyeceğin ömrünü uzatmak gayesi yatıyor. İnsan evladının eti ilk pişirmesinin sebebinin de benzer olduğunu düşünüyorum; olsa olsa pişirilirse daha uzun dayanacağını düşünmüştür. Yani etin hazmı zor olduğundan pişirmemiştir bencileyin. Şimdi de diyoruz ki "çiğ etin sindirimi zordur". Doğada eti çiğ yediği için hazımsızlık çeken hayvan, insandan başka, yoktur.

Kapat parantez.

Pişirme tekniği bizatihi malzeme kadar önemlidir!

Diyelim tava yapacaksınız, hadi gene diyelim, arnavut ciğeri yapacaksınız, sakatatın tazesi makbuldur, o yüzden marketten falan alınmaz, gidilir müşterisi çok olan bir kasaptan alınır. Tercihan kuzu ciğeri, bütün halinde, taze taze mutfağa buyur edilir, dışının zarı ve sinirleri keskin bir bıçak marifetiyle temizlenir, çok küçük olmayan parçalara bölünür, ve kesinlikle YIKANMAZ. (Ciğeri yıkatarak tarif veren bir sürü hanım eli değmiş yemek sitesine selamlarımı sunarım. Hepiniz yanlış yapıyorsunuz!) Ciğere nazik davranmak önemlidir, avcunuzun içinde kuş yavrusu tutarmış gibi tutulmalıdır. Kesilen parçalar beyaz ince una bulanır, her seferinde az miktarda olmak üzere çok kızgın yağa atılır, takriba 1,5-2 dakikadan fazla kızartılmaz. Ciğerin piştiği, üzerindeki köpüklerin azalmasından anlaşılır. Tavaya her seferinde az miktarda ciğerin konması, yağın olabilecek en yüksek sıcaklıkta olması, yağın soğumaması, ve fazla pişirmemek önemlidir. Bunlara uymazsanız, yağ çekmiş ağır bir arnavut ciğeri, veya kurumuş bir arnavut ciğeri yersiniz.

Bir başka örnek daha vereyim, diyelim, "hamsi kuşu" yapacaksınız, standart tarif (hanım eli değmiş olan sitelere selam x 2 ) hamsilerin kılçıklarını çıkar, içine yumurta kırılmış una bula, kızart, gitsin der! Olmaz efendim! Kılçıkları çıkartılmış hamsiler takriba 2 saat buzdolabında bekletilir, bu esnada içine yumurta kırarak kaba çekilmiş -ince de olur- mısır unundan bulamaç yapılır. Bulamaçın kıvamı önemlidir, fazla akışkan olmamalıdır, fazla kıvamlı da olmamalıdır; kulak memesi denen kıvam tutturulmalıdır. Bu bulamacı dolapta hamsilerin yanına koymak suretiyle yakınlaşmalarını sağlamak -bencileyin- yemeğin lezzetine pozitif etki eder. Dolapta beklemiş hamsiler gene dolapta beklemiş una bulanır, her seferinde az miktarda olmak kaydı ile, çok kızgın yağa daldırılır, çıkarılır. 1,5 dakikayı geçmemelidir. Daldırılır çıkarılır diyorum, çünkü ben bu nefaseti fritöz denen bir başka mucizevi aletle yapıyorum. (Hamsilerin kızardığı etrafındaki köpüklerin azalmasından anlaşılır.)

Üstteki tekniği alın, ister mücver yapın, ister karides, keyfiniz bilir, ama sonuç, aynıdır!

Domatesli bulgur pilavını da şey'edeyim, içimde kalmasın; piyaz edilmiş soğanlar bir tencere içinde güzelinden zeytinyağında hafif öldürülür, içine kallavi miktarda güzelinden domates doğranır (tercihan Çanakkale tarla domates). Domateslerin kabuğunu soymaya falan gerek yoktur, pişen domatesin kabuğu zaten kendiliğinden kıvrılır, isterseniz çıkartırsınız, istemezseniz çıkartmazsınız. Bu pilavın içine domatesin suyundan başkacana su, girmemelidir! Bir taşım kaynayan tencereye iri taneli bulgurlar konur, kısık ateşte, kapağı kapalı vaziyette pişirilir. Bulgurların üstünde 2 parmak kadar domates suyu olmalıdır. Hiçbir şey yapmasanız bile tencerenin başında beklemek -bencileyin- yemeğin lezzetine pozitif etki eder.

Aç, ikinci parantez:
Burada başka bir noktaya atlayayım; bir yemeğin adına panzerotti demek, veya dana carpaccio demek, veyahut faccocia bruschetta demek ile, "çiğ börek", "mantarlı ıspanaklı makarna" demek arasında bir algı farkı varmış gibi geliyor bana. Çok benzer şekilde, yemeği yapanın adının "Alberto" olması ile "Kaburgacı Hasan Usta" olması da fark ediyor. Aynı algı farkı fiyatlara da yansıyor. Bencileyine göre tamamen bir pazarlama hilesi. Nedense bizde daha çok rastlıyorum bu duruma.

Gene bir başka nokta, sos olayının abartıldığını, malzemenin kendisinin önüne geçtiğini düşünüyorum. Sos, daha önce de görüşümü beyan ettiğim üzere, lezzetsiz malzemeyi biraz daha lezzetli yaparak yenilebilir hale getiren yardımcı bir unsurdur. Evet, güzel soslar da var, yok değil. Lakin güzelce dinlendirilmiş bir antrikotu sosa batırarak pişirmek, veya üzerine sos dökmek, günah değilse bile, mekruhtur.

Bir diğer nokta, -bu son nokta-, ekonomik olması amacıyla tariflenmiş yiyeceklerin de ekonomik olmaktan çıkıp acayip hallere sokulmuş olması. Diyelim kaygana (Türk işi), diyelim pate (Fransız işi), diyelim fondü (İsviçre işi) gibi yemeklerin ortak özelliği, evde arta kalan malzemelerin, uygun bir bağlayıcı ile birleştirilip pişirilmesinden ibaret.  Lakin tariflere bakıyorum, iş çığrından çıkmış, pazarlamaya dökülmüş. Kaz ciğeri pate var, iki sayfa tarif edilmiş. Fondü tarifi var, içine hangi peynir konur, hangi peynir konmaz, hangi şarap olur, hangi şarapla olmaz bir bir tariflenmiş. Halbuki orijinal tarif çok basit,  arta kalan peynirler sarımsakla ovulmuş ve içerisinde bir miktar yağ ve şarap olan geniş tabanlı bir tencerede pişirilerek eritilir, içine de kızarmış ekmek bandırılır. En son bir markette "çikolata fondü" gördüm, söylenerek uzaklaştım.

Kapat, ikinci parantez.

Bir de mangal üzerine iki çift lafım var, ki mangal yakmak bizim güreşten sonraki ata sporumuzdur, iki sene öncesine kadar "mangal dediğin kömürle olur" diye ısrarla savunuyor idim, lakin bu gavur icadı gazlı mangalları gördükten ve denedikten sonra, hele bunların bir de duman tertibatlı olanları çıkınca inadımdan vazgeçtim. Mangal dediğin, illa kömürle olmayabilire geldim. Tavsiye ederim.

İlla ki kömürle mangal yapacağım diyorsanız mevzu gene basittir. Önemli olan ateşin kıvamını iyi tutturmaktır. Mangal ateşi çıra ile yakılır, petrol türevi tutuşturucular kullanılmaz, ateşe korkak yaklaşılmaz. Bunun için mangal öncesinde uygun bir cesaret şurubu içilebilir. Cesaret şurubunun azı mangal önünde ceylan misali ürkek hareketlere, fazlası elde kolda yanıklara sebeb olur. Dikkat edilmelidir. Ateşin kıvamı önemlidir, kor halindeki kömüre malzemenin yağı değerse, alev alır, malzeme yanar. Bunu engellemek için kor halindeki kömürün üzerine biraz "kül" koymanızı öneririm.

Et yapacaksanız, mangala en iyi gelen et antrikottur. 2-3 gün dinlendirilmiş, keyfe göre soğan suyu, karabiber vs gibi şeylerle hafif marine edilmiş antrikotun yanına yeşillikten başka birşey koymaya gerek yoktur. Malzemenin kendisi zaten lezzetlidir. Çok sık çevrilmemelidir. Mangalın ızgara izleri etin üzerine çıkmalıdır.

Balık yapacaksanız, balığın mevsiminde tutulmuş olması önemlidir, başkaca da bir şeye dikkat etmeye gerek yok, nasıl pişirirseniz pişirin -yakmadığınız sürece- lezzetli olur.

Ciğer, tavaya geldiği gibi mangala da gelir, sadece biraz daha ön işlem iyi olur. Taze kuzu ciğeri alınır, üzmeden dışındaki zar ve sinirler alınır. Ciğerin büyüklüğüne göre önce yatay, sonra dikey olmak üzere iki veya dört parçaya bölünür. Parçalar elma sirkesine -sulandırılmış üzün sirkesi de olur-  1-1.5 saat kadar yatırılır. Sirkede bekleyen ciğerler süzdürülür, çok ince piyaz edilmiş soğan, sumak, taze çekilmiş karabiber, toz kırmızı biber ile nazikçe ovulur. Ciğerler kuş yavrusu misali tutulmalıdır. Yayvan bir cam kapta bu karışımla birlikte üstü streçlenir, ve buzdolabında bir gün bekletilir. Mangal öncesi ciğerin dolaptan çıkartılarak oda sıcaklığına gelene kadar beklemesi önemlidir. Üzerindeki malzemelerden temizlenir, mangalda tüm herşey piştikten ve ateşin ısısı azaldıktan sonra, yavaş yavaş pişirilir. Sık çevrilmemelidir.

Aç kapa kısa parantez; "mangal yapalım" yerine "barbekü yapalım" daha havalı oluyor.

Çok daha basit ve çok daha süper olan tarif ise şudur, ki kendisi benim en sevdiğim şeydir; "çingen pilavı"; güzelinden domates, güzelinden beyaz peynir, güzelinden zeytinyağı ve bir miktar da reyhandan ibarettir.

Benim mutfak olayına girdiğimden bu yana basit tariflerin özünü -kendime göre- anlayabilmem de, on yıl olmasa bile uzun bir süremi aldı. İş de, bundan çok farklı değil. "Basit görebilmek", hakikaten son derece önemli, lakin şartları var. Bakalım, elim değerse yazacağım.

Not: Yukarıdaki ciğer mangal, sadece ve sadece rakı içenlere ikram edilmelidir. Rakı içmeyenlerin bu ciğeri yemesi durumunda, ciğer murdar olur.

Read more...

afrodizyak

Ben askerliğimi yıllar önce, bu yüzyılın başında, yani Galatasaray'ın Uefa kupasını aldığı dönemde, yani sokakta futbol oynayan çocuklardan kaleci olanlarının "Taffarel", forvet olanlarının "Hagi" olduğu dönemde, yani "Ulubatlı Souness" vak'asından birkaç yıl sonra, yani evvelki sezon neredeyse küme düşecek kadar ruhsuz bir futbol oynayıp mevcut teknik direktörün sezon ortasında gönderilmesiyle, "takımın başına Terim'i veya Lucesku'yu getirirlerse daha da tutmam  bu takımı" diye düşündüğüm dönemden çok önce, kaçınılmaz olan olup da Terim tekrar getirildiğinde ilk tepkimin "hay sikeyim ulan!" -afedersiniz- olduğu dönemden daha da önce, doğuda yaptım. "Memet ağa" olarak,  28 gün, bilfiil  vatanı korudum.

Birliğe avdet etmek üzere Harem'den bindiğim "Malatya Turizm" otobüsünün içinde, bencileyin ile birlikte, yaklaşık 30 "memet" daha vardı. Dışarıda da, bunun üç yüz katı kadar uğurlayanı. Beni uğurlamaya gelen hiç kimse -kimseye haber vermediğimden- yoktu. Otobüsteki diğer memetlerin arasında çıkıntı gibi durmayayım diye, biraz da ortamın havasına girip, otobüse el sallayanlara ben de el salladım.

28 gün süren askerliğin bende bıraktığı hissi süresi, 228 gün ile eşdeğerdir. Daha önce eline silah almamış ve hepi topu bir ay bile askerlik etmeyecek adamdan komando olur mu, olanlardan birini yakinen tanırım, olmayacak şey yoktur askerlikte. Günde 2 saat kadar "askeri eğitim" alıyoruz, gerisi "arazi çalışması" ile geçiyor. Askeri eğitim dediğim şöyle birşey; hangi komutla ne tarafa dönmemiz gerektiğini ve ne zaman duruluru o yaşa ve zamana kadar öğrenmemiş olanımız vardıysa, bir tamam öğrenmiştir.  Arazi çalışması ise gayet düzgün çalışan bir sistem; "arazi çalışması yapılacak" komutuyla toplanılır, araziye çıkılır, herkes bulduğu bir yere tüner, kimisi sohbet eder, kimisi güreşir, kimisi de benim gibi yattığı yerden -sıkıntıdan- havada bakışlarıyla delikler açardı. "Çalışma" bir kaç saat sürer, bittiğinde, "dön" emriyle dönerdik.

Çarşı izni denilen şey, silaha el basıp yemin etmek suretiyle acemilikten çıkmış ve "usta" sınıfına terfi etmiş askerlerin, belli bir saatte tekrar "içtima"ya katılmak kaydı ile, yazılı bir izin kağıdı ile dışarıya çıkmasına denir. Yazılı izin kağıdını üstünde taşımak, önemlidir. İnzibat yakalarsa ve siz kağıdı gösteremezseniz, sizi fena yapmaya yetkilidir. Aynı şekilde çarşı izni esnasında taşkınlık vs de edilmez. (İnzibat yakalar.) Bu uyarıları, her çarşı izninden önceki içtimada  tekrar tekrar duyan "usta" askerler, yani bizler, nizamiyeye doğru önce uygun adım yürüyüşe geçer, nizamiyeye yaklaştıkça düzen bozulmaya başlar, yürüyüş, son birkaç yüz metrede "dağınık koşu" halini alırdı. Nizamiyenin önünde bekleşen siviller, kendilerine doğru koşan aslanlardan hangisinin kendi aslanı olduğunu anlamaya çalışır, benzettiğine el sallar idi. Karışıklık olması çok normaldir, çünkü asker elbisesi içindeki askerlerin hepsi yumurta gibi birbirine benzer, uzaktan seçmek zordur. Aynı şekilde, koşan askerler de dışarıda bekleşen sivillere el sallar idi. Dışarıda bekleyeni olmadığı halde -çıkıntılık olmasın ve ortama uyum ba'bından- el sallayanların olduğunu da, biliyorum.

Hissi 228 takvimsel 28 günlük vatan hizmetim boyunca, ilk birkaç gün hariç, bende en ufak bir "canlılık hareketi" olmaması dışında, anlatacağım kayda değer bir şey olmadı. (Askerliği Tarkan'la ve hangisiydi hatırlamıyorum Birşey Doğulu ile birlikte yaptık, buna da kayda değer denemez) Artık şaptan mıdır (ki komutanlık tarafından konulmadığı tebliğ edilirdi), yoksa psikolojik midir, bilemiyorum, "ölü gibi" idi. Kendisi ile su dökme esnasında karşılaşıyoruz, alttan çeviriyorum, üstten bakıyorum, elimle tıklatıyorum, bir şey yok; "stone-dead". Alıcı bir kuştan kaçarken artık takati kalmayıp son nefesini teslim etmiş bir serçenin boynu gibi. Ucundan tutarak kaldırıp bırakınca, yerçekimi sebebiyle eski konumuna geri dönüyor. (Bu kadar çok küçümsemeyeyim, morali falan bozulur belki, "ejderha boynu" diye bir iyileştirme yapayım, sevinsin.)

Bahar geldi deyip, baharın hormonal etkilerine geçiş yapayım, yoksa afrodizyak diye başlayıp askerlik anılarından bahsetmek çok abes kaçacak. Yazının başlığına kanıp digest edilen afrodizyaklar önereceğimi zannediyorsanız, onu da beklemeyin. Üzerimde doğrudan coşturucu etkisi olan herhangi bir içecek veya yiyecek, ben bilmiyorum.  Gerçi ıhlamur+tarçın+zencefil+bal karışımı ve kombinasyonları zaman zaman tetikliyor gibi beni, ama, ortaya "fact" olarak sunabileceğim olgunlukta değil.

Bencileyine göre, bahar yorgunluğu denen şey, bahar geldiğinde coşan hormonlar neticesi çok sevişiyor olmanın rasyonel bir sonucu. En azından benim için bu, böyle! Daha da güzeli, bu coşuyor olma durumunun, aşağı yukarı aynı dönemde, "Hatun" ile aynı zamana denk gelmesi. Etekler çıktı, güllü dallı şeyler giyiliyor evde. Neleri seviyor isem, onlar oluyor. Tam da bu aralar, hazır "ateş almışken", aramıza ikinci bir dişi sokmanın çok iyi olabileceği yönünde ikna edici konuşmalar tasarlıyorum. Bu sefer de ikna edemezsem, seneye bahara kadar mevzuyu gündeme getirmeyeceğim.


Hazır göğüsler de büyüdü. Yemeklerden sonra "şarap açar  mısın, içelim" istekleri sıklaştı. Stoğu yeniledim. Kaşının altından bakıyor bana.

Müsadenizle.

Read more...

  © Blogger template Shush by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP