Tutku

Kırklı yaşlarının başında evli bir adam. Evlendikten sonra uzun bir süre vukuatı olmamış bildiğim kadarıyla. Sonra bir açıldı, pir açıldı. Aksaray'da girip çıkmadığı kulüp kalmadı. "Görerek" seçmeyi tercih edenlerden.

Ne kadar mama tanırsanız tanıyın, sevgili mamanız sizin zevkinizi bilse bile, gelen kız -eğer daha önceden tanıdığınız birini çağırmadıysanız- biraz şansınızadır. "Blind date" diye tarif ediyor ecnebi bu durumu. Yani görmeden buluşuyorsunuz, kızdan belki hoşlanacaksınız, belki de hoşlanmayacaksınız. Çok da yerinde bi tabirdir, özellikle hatun  sirkülasyonunun yüksek olduğu zamanlarda, gelen kızın haline tavrına bakıp hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Bu durumda en iyi yol, taksi ücretini verip kızı geri göndermektir. Eskiden -ortalamada- daha güzel hatunlar olurdu, servis de, karşılığında istenen ücret de daha iyiydi. Çok değil 4-5 sene öncesinde, 100$ civarında bir para  karşılığında 5-6 saat geçirebilirdiniz. Geçti o devirler.

Muhterem, Ankara'ya mezun olduğu okulun gününe gitmiş. Gecenin ilerleyen saatlerinde alkolün de etkisiyle kendi döneminden bir hanımla "anlattığı kadarıyla" ateşli saatler geçirmiş kaldığı otelde. Kadın evli ya da boşanmış, o da tam emin değil.

Anlatmayı seven adamlardan;
"O kadar mekanik seksten sonra acayip güzel geldi" diye yazdı ilk mesajında. Sonra kadın smsle telefonla birkaç kez yoklamış elemanı. Rahatsız olsa da en başta, sonrasında tekrar Ankara'ya gidip bir kez daha birlikte olmaya karar verdi hatunla.

Evli adamlar için eskortların avantajları çoktur, başınıza bela olmazlar, siz aramadıkça sizi aramazlar. Duygusal işler girmez araya. Temizdir. Lakin aldığınız hizmetin kalitesi gelen hatuna çok bağlıdır. Ödediğiniz rakamlar benzer olsa bile, birinden çok memnun kalmışken diğerinden hiç memnun kalmayabilirsiniz. Satın aldığınız hizmete seksi seven, anlaşabildiğiniz bir hatun denk gelirse memnun kalırsınız, gelmezse, vaktinize ve paranıza acırsınız. İlk kez yapacaksanız beklentilerinizi ona göre ayarlayın, eskortların hepsi seks uzmanı süper profesyonel insanlar değildir. Gerçi sizin libidonuz ve şehvetiniz yerindeyse bunu ne kadar takarsınız orası da ayrı mevzu'.

İşini bilen, seksi seven bir eskort sizi uçurur, en kötü ihtimalle pişman olmazsınız. Ama ne yaparsanız yapın tutkulu bir sevişmeyi biraz zor satın alırsınız. Onca kadın arasında bu kategoriye sokabildiğim hatun sayısı 4, bilemediniz 5'tir. Kötü bir rakam değil tecrübeme göre, ama "tutku", parasını ödeyip satın alabileceğiniz birşey değil.

Bu arkadaşı da cezbeden, zannımca, sadece budur. Aklı yerine zekeriyle düşünen adam profiline de pay vermek gerek.

Çok şey söylenir aslında ama, sonrasına bırakalım, bu tür ateşli sevişmelerin arkasından gelen smsler, telefonlar pek hayra alamet değil.

"Aranıyorsun" diye cevap yazdım.

Read more...

Talisker

Ben içerim. Küp gibi değil, ama içerim. Severim de içmeyi. Sarhoş olup kendimi kaybettiğimi hatırlamıyorum hiç, olduysa da, kimse bana birşey demediğinden ben bilmiyorum. Çok neşelendiğim ya da kelimeleri nizami dizemediğim zamanlar sayılıdır, ağzımla içiyorum genelde. Adamını ya içki masasında ya da seyahatte tanırsın derler. Son derece doğru bir laf.

İyi sohbete zaten iyi gider alkol. Hele dostlar arasındaysanız, süper olur. Neşenizi bulursunuz. Alkol aldıkça mı sohbet açılır, yoksa sohbet açıldıkça mı alkol alınmaya başlanır emin değilim. Çok da farketmez, birlikte iyi gider.

İş yemeklerinde size kesinlikle dozunuzu bilmenizi öneririm. Yemektir, samimi oluyoruz, kaynaşıyoruz şunun şurasında ne var ki demeyin asla. İş, her zaman iştir. İşte size not verecek olanlar, bir de alkollüyken görmek isterler bazen. Kendinizi kaybedip kaybetmediğinize bakılır kesinlikle. Eğer 2-3 kadehle kafayı buluyor, saçmalamaya başlıyorsanız, sınırınızı bilin, ve ona göre davranın. Umut vaad eden yetenekli bir çalışan bile olsanız, içki masasında kendisini dağıtıyorsanız madara olursunuz, notunuz verilir, gelebileceğiniz yere karar verilir. Naçizane, aklınızda bulunsun.

Ben her içkiyi içerim, çok ayırmam, favorilerim var elbette, ama sadesini severim. Kadınlar da hedef kitleye dahil olunca değişik değişik şeyler çıkmaya başladı. Kavunlu votkalar, çilekli falanlar. Pazarlama hilesi gibi geliyor bana daha çok. İçilebilsin diye tadını değiştirecekseniz ya da seyreltecekseniz başka şeyler deneyin bence. Asıl tadı bozmamak, önemlidir.

Kokteyller var mesela, bence kişilikli içkinin kendisine hakarettir. İki elim kanda olsa içmem. İçene karışmam ama, bence yanlış. Hem bir defa, alkolle tatlılı şeyler olmaz zinhar -ki kokteyllerin çoğu tatlıdır- kafayı çabuk bulursunuz. Acı geldiğinden içemiyorsanız, bir miktar tatlandırılabilir, ama eser miktarda olmasına dikkat etmek gerekir. Alkolün tadı tatlı değildir, doğasına uygun içmek lazım gelir.

Viski severim. Votka severim. Şarap severim. Aydın Boysan'ın dediği gibi, bütün içkiler metresimdir, asıl nikahlı karım rakıdır. Rakıya burun kıvırıyor bazı kendini bilmezler. Rakı, içkilerin şahıdır. Avam bulanlar var. "Hadi ordan" deyip geçeyim. Rakının bir tek eksiği varsa o da muhabbetsiz gitmediğidir. Rakı, sarhoş olmak için içilmez, ya muhabbet içindir, ya da demlenmek için. Tek başına da demlenilebilir bazen. İkisi de olmayacaksa diğer içkileri tercih ederim.

Öyle şekilsel şeylere pek takılmam ben, rakıyı çay bardağında da içerim, farketmez, ama adabı nedir öğrenip ona göre içmeye çalışmalı herşeyi. Amaç demlenmek olmalı, tadını kaçırıp rezil olmak değil. İçkili yemeklerde sıklıkla görüyorum kendini kaybedenleri, önce bir neşeleniyorlar, sonra ses tonları yükselip neredeyse bağırarak konuşmaya başlıyorlar, sonrasında da rezillik. İnsan kendini bu kadar kaybetmemeli dışarıda.

Viskiye votkaya redbull misali şeyler karıştırıp içmek pek bir moda uzun süredir, hadi gelen kızlar neyse, onlar bilmiyorlar diyelim, herkes mi böyle içer. Meyve suyu vs. koymadan içmiyor kimse, özellikle de kadınlar. Ne büyük sorumsuzluk! Viskiye normal şartlarda sadece su eklenir, üçte bir kadar, ya da en fazla yarısı kadar diyelim. Ve oda sıcaklığında içilir. Çoğu viskinin tadı kendine özgüdür, damıtıldığı derenin suyuna göre, bekletildiği fıçıya göre, dinlendirme süresine göre değişkenlik gösterir. İyi bir viskiden bir yudum aldığınızda, yudumun geçtiği yerleri tek tek, santim santim hissedersiniz. Mideye vardığında hissetiğiniz tat, bütün vücudunuza yayılır, ısınırsınız birden. Keseye zararı karaciğere zararından fazla olan talisker ve lagavulin takdire şayandır. Harcayacak çok param olduğundan değil, bir şekilde dolaylı yollardan müşterimiz olduklarından arasıra gelirdi, kimselere bırakmazdım. Patron hariç, ona dişim geçebilemiyor.



 
 Şarapta güzeldir. Benim doğduğum yerde neredeyse herkes kendi şarabını kendisi yapardı. Eskisi kadar olmasa da bu alışkanlık halen devam ediyor. Şarabı bazıları bir ukalalık malzemesi olarak kullanıyor, uzmanıymış gibi davranıyor, sinir oluyorum. Kardeşim şarapta tadı belirleyen, kullanılan üzüm veya üzümlerin cinsidir. Bitti. Rekoltesine göre, üreticisine göre tad biraz değişse de, aynı üzümden yapılan şarabın tadı aşağı yukarı hep aynıdır. Dolayısıyla markadan ziyade, hangi üzümün şarabını sevdiğinizi aklınızda tutmanız yeterlidir. Aynı üzüm her yörede aynı tadı vermez, o yüzden menşeini de dikkate almak gerekebilir, onu da bilmek pek kolay değil malesef. Güzel şarap size göre kalecik karasıdır, bana göre çal karası. O da damak tadı artık. Bir de "yıllanmış şarap gibi" bir deyim var ama, her şarap yıllanmaya gelmez.

Şarabı açar açmaz içmemek gerekir, bir 10-15 dakika mümkünse ağzı daha geniş bir şaraplıkta havalanırsa daha güzel olur. İçtiğiniz şarap sizde başağrısı yapıyorsa - ki bu içer içmez değil, ya ertesi sabah ya da 4-5 saat sonra ortaya çıkar - aynı üzümün farklı üreticisini de deneyin derim. Başağrısı genelde kükürtten kaynaklanır, o da şıranın sirkeye dönüşmemesi için gerekli bir malzeme. Eğer şarabı kendiniz yapıyorsanız ve çabuk tüketecekseniz kükürte hiç gerek kalmayabilir.

Yeri gelmişken, bir de rakıya buzu direkt atanlar var; yapmayın, nimete saygısızlık ediyorsunuz. Tadını bozarsınız. İlla ki buz koyacaksanız bari su ekledikten sonra koyun. Olga -ki sıkı içen hatunlardan biridir bugüne kadar gördüğüm- bana votkayla birlikte çay içmenin adet olduğundan bahsetmişti. Şekersiz çay tabiki. Daha çok içilebiliyormuş o zaman. Denemedim hiç.

Takıldığım yerlerde uzun süredir pek göz önünde değilim, çok sesim çıkmıyor artık. Kafa dengi olanlarla da muhabbeti çoktan başka ortamlara taşırmış durumdayız zaten. Hiç tanımadığım kişilere referans olmam asla, ya yüzyüze tanıyacağım, ya da yazdıkları, kelamı güven verecek.

İyi hoşbeş ettiğimiz bir adama referans oldum en son. 4 ay kadar önceydi. Yüzünü görmesem de, yazdıklarına güven duyup iki eskortun telefonunu verdim. İsmimi vererek hatunlardan biriyle birlikte olmuş. Seans son derece keyifsiz geçmiş. Adam kıza şiddet uygulamış. Epey bir darp etmiş kızı. Bir iki kadeh içelim diyerek başlayan keyif dayakla neticelenmiş. Kız beni arayıp epey bir saydırmıştı rusça. Anlamasam da, pek iyi şeyler söylemedi sanırım. Hatunu o günden beri aramadım ama, arasam da bana hizmet vereceği şüpheli. Adam da yazdığım hiçbir mesaja cevap vermedi.

Şişede durduğu gibi durmuyor bu meret. Kararında içiniz.

Read more...

Natalya- the most...

-En ilginç müşterini anlatsana Natalya?

-Evli bir çifte gitmiştim. Kadın oturup kocasıyla sevişmemi izledi.

Kadın sadece izlemiş, hiç bir harekette bulunmamış. Konuşmamış bile.

"Başka?" diye sordum, "daha bitmedi" dedi. Aynı çifte bir süre sonra tekrar gitmiş. Bu sefer önce ayrı ayrı ikili, sonra da grup seks yapmışlar, kadın aktifmiş, strapon kullanmış. Adam da bunları izlemiş bir süre. "Karısı daha iyi sevişiyordu" diye de not verdi gülerek.

- Sık sık oluyor mu böyle evli çiftlere gittiğin?

Gittiği bir başka çiftte de, kadına nasıl seviştiğini göstermiş, oraldan anala uygulamalı bir seks dersi olmuş anladığım kadarıyla. Adamla daha önceden de bir kez birlikte olmuşmuş.

-Peki başka?

Bir seferinde de, adamın karısı veya sevgilisi bunları halvet haldeyken basmış. Kadın, bir adama bir natalya'ya uzun uzun bakıp birşey demeden çıkıp gitmiş.

Read more...

Düğün

En sonda söyleyeceğimi en başta diyeyim de kurtulayım. Ben, kendi düğünümdeki kadar yorulduğum bir başka gün daha hatırlamıyorum ömrü hayatımda. İmanım gevredi.

Daha önce de yazmıştım, evlenmeden önce uzun bir süre eşimle birlikteydik. Bazen aynı evde yaşadık, bazen gidip geldik. Kimin kime ilk önce "hadi evlenelim artık" dediği bazen tartışma konusudur aramızda. Biraz kendiliğinden, aynı zamanlarda verdiğimiz bir karardı. Ben gene de, adet yerini bulsun diye formal bir evlilik teklifinde bulundum. Bitmeyen taksitlerden arta kalan paralarla gittim, güzel bir yüzük aldım, kutusunun içine bir de not ekledim, birlikte bir akşam yemeğinin üstüne şarabımızı yudumlarken dizlerimin üstüne çöküp ellerini tutarak "evlensek mi" dedim. Bu soru ekini benim kararsızlığım olarak algıladığından olacak, ilk resmi fırçamı da daha evlenmeden yedim. Benim gibi çabuk sıkılan ve saplantıları olan bir adamın evliliğe karar vermesi pek kolay değil, baktım ki  tüm cinsliğime rağmen uzun süredir "iyi anlaşıyoruz", doğru insan varsa bu olsa olsa budur deyip gözümü kararttım.

Kadınlar değişik, seremonilere bayılıyorlar, o gece resmi teklifimi yapacağımı bal gibi bildiği halde, bilmiyormuş gibi davrandı. Sakladığım yüzük kutusunu çaktırmadan öncesinde açıp baktığını da biliyorum. Sanki hiç beklemiyormuş da çok şaşırmış gibi bir hal takınarak hevesle "evet" dedi, sarıldık, öpüştük. Bir tur da seviştik üstüne kutlama niyetine.


Evlenmeden önce bazı temel prensiplerinizi karşınızdakine kabul ettirmenizi öneririm. Kabul etmezse "paşa gönlün bilir" deme şansına sahip olursunuz en azından. Kadınların alışverişle ilgili davranışları malum, birşey alacaklarsa elli yer gezilir, yüzelli kez fikir değiştirilir, size sorduklarına bazen "evet bu yakıştı sana, al bunu" dememişsiniz gibi, ısrarla başka şeyler denenmeye devam edilir, tekrar tekrar "yakıştı mı" diye sorulur. Çileden çıkmanın ne demek olduğunu, insan beyninin nasıl sıyrılabileceğini anlamaya başlarsınız.

Sıradan bir alışverişte bile bunu yapabilecek potansiyele sahip bir kadının düğün alışverişinde neler yapabileceğini tahmin ettiğimden, ültimatomumu verdim; "beğendiğin gelinlik ve ayakkabı sayısını ikiye düşür, o zaman gelir bakarım ben de". "Gelinlik sade olsun" diye de ekledim. Sade.

Gelinliğin alınacağı yeri seçmesi takriba 1 ay sürdü. Ben, tek seferde gittim damatlığımı aldım. Nedir yani. Vitrinde gördüm, gözlerimi kısarak şöyle bir üstümde hayal ettim, "budur" dedim ve aldım çıktım.

Düğünden önce nikahlandığımızdan, ben kafamda hemen hemen bitirmişim olayı. Nikah sade ve güzeldi. Ben o gün evlendim bana sorarsanız. Düğün, işin seremonisi. Eşim, "kır düğünü mü yapsak acaba" ile başlayıp yüzelli farklı senaryo yazdı. Her senaryoyu da tek tek dinledim. "Yağmur yağarsa" ihtimalini kafasına sokup gerektiğinde üstü kapatılabilecek yerlere bakmamızın daha doğru olacağını söyledim. "Yer seçimini ikiye indir, sonra ben de gelir bakarım'ı, ültimatomu verirken unuttuğuma çok pişman oldum. Her hafta sonu, düğün yapılabilecek ne kadar yer varsa hepsine gitmek zorunda kaldım.

Bu gelinlikleri neden böyle karmaşık yaparlar hiç anlamıyorum. Varsa bir mantığı, söyleyin ben de bileyim. Beğendiği ilk gelinlikle karşıma çıktığında, "ben sana sade seç demedim mi" sözümü hatırlatmanın faydası olmadığına karar verdim. Güzel olmasına güzeldi de, "ben bunu nasıl çıkartacağım ulan" sorusu kaçınılmaz olarak aklıma geldi. Bana kalırsa ikisi de birbirine benziyordu ama, benim de bir seçim yaptığım belli olsun kabilinden "ilk giydiğin daha güzeldi" dedim. Ayakkabıya karar vermek de bir saat kadar sürdü, "gelinliğin altından gözükmüyor ki zaten, seç işte birini" mantıklı önermem de kabul görmedi.

Düğün günü kendi traşımı kendim oldum. Ütüyü de kendim yaptım. Takriba iki saat içinde gayet yakışıklı, hazır ve nazır bir  evli damat olarak kız evine gittim. Kız evi mi, deliler evi mi belli değil. "Kız tarafı" denilen güruh -severim çoğunu- aynı anda konuşup birbirlerini dinlemeyi beceremeyen bir insanlar topluluğu. Birisi birşeyi unutmuş misal, önce bir hengame kopuyor, sonra birisi alelacele unutulan şeyi almaya gönderiliyor. Falan. Bu kadar çok hazırlığa rağmen bu kadar çok unutulan olur mu? Kadınlar yapınca oluyor işte.

İnsan kendi düğününe geç kalır mı? Kalır. Hatta çok normal bir durum bence. "Gelin başı" denen şey dört saat sürdü. Geç kalınmıyorsa, asıl ona hayret etmek lazım. Düğünde hevesle yaptığım neredeyse yegane şey, ilk dansımız oldu. Birileri tebrik ediyor, yüzümde çok sevecen bir sırıtma hali, teşekkür edip kafa sallıyorum durmadan. Hiç tanımadığımız insanlara -ki o kadar çok insan nereden geldi onu da anlamış değilim, her iki taraf da bizim bizzat tanımadığımız bir sürü insanı çağırmıştı, sanki düğün onların- gülücükler dağıtıyoruz. Hayatta, aynı gün içinde en çok kadını ve erkeği kendi düğününüzde öpeceksiniz. Bu lafımı da yazın bir kenara.

Seremoni bitip de eve geldiğimizde, saatlerdir ayakta kalmış olmaktan ve hengameden çok yorulmuştuk. O kadar ince planlar yapan kız tarafının, "bunlar eve geldiğinde ne yiyecek, birşeyler hazırlamak lazım" gibi nazik bir konuyu hiç düşünmediklerini fark ettik. O kıyafette dışarı da çıkamadığımızdan, mutfakta bulduğumuz gösterişsiz tayına talim ettik. Yapılması dört saat kadar süren gelin başından takriba bir milyon adet saç tokası çıktı. "Azıcık uzanıverelim" dedikten sonra uyandığımızda sabah olmuştu. O gece bizden iş falan da çıkmadı. Dersimi aldım.

Bir daha hayatta evlenmem.

Read more...

Kaza

Ben çalışmaya üniversitede öğrenciyken başladım. Sonra sardı, part time işe gitmek yerine part time okula gitmeye başladım. Aynı işyerinde yaklaşık 3 sene çalıştım, yazları da memlekete dönmek yerine, ankara'da kalıp çalışmayı tercih ettim. Sonrasında baktım ki okul uzayacak, bıraktım çalışmayı son senemde.

Patronum, iki kez evlenmiş kalender bir adamdı. Ekmeğini yedik, sofrasına da oturduk, sağolsun, keyifli bir insandı. Uzun süredir görmüyorum kendisini, umarım iyidir.

Eşiyle birlikte bindiği taksi gece vakti kaza yapmış, hastaneye götürmüşler. Haberimiz oldu, koşarak gittik, birlikte çalıştığımız bir arkadaşla beraber. Karısı kaza esnasında ölmüş, kendisi de yoğun bakımda kaldı birkaç gün. Bir ihtiyaç olur diye bekleşiyoruz. Hemşirelerden biri "falanca" diye sayıklıyor dedi bize, ben tanımıyordum, arkadaş eski karısı olduğunu söyledi. Kadına bir şekilde ulaştık, durumu haber verdik.

Kadın gelmedi. Neden gelmediği konusunda bir fikrim yok.

Patrona eski karısını sayıkladığını söyleyemedik hiç.

Read more...

Buddha

Ey cemaat!

Ulan Evli abim de alıyor sazı eline, bırakmak bilmiyor a.q. Yok pişmanlık, yok 31'in tarihçesi falan. Yemek tarifi bile verdi a.q. Oldu olacak bir de şiir yaz, uzun hava koy en içli tarafından, tam olsun a.q! Ben de olmasam tekkeye döndürecek burasını.

Ey cemaat, sana daha önce cesaret aşısı yaptım, bu sefer de şurup vericem. Daha da olmazsa sokarım iğneyi münasip yerine. Çok şey kaçırıyorsun, haberin yok lan!

Senin hallerini sen benden iyi bilirsin de, ben gene de hatırlatayım sana. Senden önce kim kalkıyor lan sabahları? Haa? Bildin. Zekerin kalkıyor. Seninkisi ulan seninkisi, küçük cemaat! Hiç açıp da baktın mı "ne diyor bu herif" diye? Halini hatırını sordun mu? "Sen niye benden önce dikiliyorsun arkadaş  her sabah her sabah" dedin mi hiç? Herif sana her gün, her sabah bıkmadan usanmadan gövde gösterisi yapıyor. Niye diye bir sordun mu  cemaat? Ulan bizim önce zekerimizi yaratmış gurban olduğum, sonra etrafına bizi monte etmiş. Konuş onunla, öyle tokat atıp geçme, bir dinle, belki sana hayatın sırrını verecek? Ne biliyorsun vermeyeceğini?  Belki senden iyi biliyordur a.q.

Görüyorsun değil mi hatunları, seni sınıflandıra sınıflandıra bitiremediler. Erkek, yok öyle olurmuş, yok böyle olurmuş. Hem gentilmen olacak, hem koruyup kollayacak, hem kibar olacak, hem düşünceli olacak, hem geniş omuzlu olacak, hem esprili olacak, hem zeki olacak, hem... Ohhooooo o! Skerim lan böyle aşkın ızdırabını! İyi hadi hepsine tamam dedik diyelim a.q., eee, yatağa gelince n'apıyor bu hatunlar? Elde edene kadar o cilve senin bu cilve benim, numaranın bini bir para, ambalaj süper, geçiyor altı ay başlıyor başları ağrımaya, yok çok yoruluyorlarmış işte, yok öyleymiş, yok böyleymiş. Sanki biz işe gittiğimizde daşşak kebabı yapıyoruz a.q.

Ondan sonra da işlerine gelince "sen erkeksin". Lan! Böyle erkeklik mi olur a.q., soğan erkeği misin sen cemaat? O'lum bak, sana veriyorlar gazı veriyorlar gazı inceden, sen de yiyorsun gözüm. Bütün angaryaları yıkıyorlar sana, sesini çıkartacak olsan yok düşüncesizsin, yok anlayışsızsın, yok beni anlamıyor oluyorsun. İki kedi bakışı bakıveriyorlar, sen de yumuşuyorsun a.q. Lan bir de bu beni anlamıyorsun ziki var. Peki, anlamıyoruz diyelim, soruyoruz derdin ne, anlat diye, tırı vırı, ne söyleyeceklerini de bilmiyorlar, laf geveliyorlar a.q. Hem anlatmayı beceremiyorlar, hem de beceremedikleri şeyi anlamamızı bekliyorlar. Manyak ulan bunlar!

Kırk yılda bir güreş tutarsın. O da grekoromen a.q. Ulan güreş dedin mi yağlı güreş olur, ecdad usulü olur, yaka paça dalarsın. Greko ne ulan!

Ey cemaat!

Lafımı unuttum a.q.

Sana bir anımı anlatayım. Oku da, neler kaçırıyorsun bil diye anlatıyorum. Geçen aylarda tavsiye üzerine çekik gözlü bir hatunu çağırdım. Öyle Kazak felan değil gözüm, bildiğin uzakdoğulu. Gündüzleri normal bir işte çalışıp ekstradan da arasıra böyle takılan bir hatunmuş. Hatun geldi şimdi gözüm, şekil şemali ben pek birşeye benzetemedim en başta, yolun başındayken göndereyim diye düşündüm önce. Hatun da dilli mübarek, konuşuyoruz felan. Budistmiş. E dedim anlat nasıl oluyor bu buda işi, sağdan soldan soruyorum falan. Komple vejetaryenmiş, hayvansal hiçbir şey yemiyormuş, et yok, süt yok, yumurta yok. Dedi ki, havyanlar öldürülürken bilmem ne hormonları salgılarmış, onlar da zararlıymış falan filan. Vücuduna da iyi bakacakmışsın, alkol yok, sigara yok, kahve yok. Dedim ulan skerim buda'sını, ben şimdi capcaplıyken keyif almayacaksam alkolden şundan bundan, öyle inanışın ta a.q!

Erken a.q. demişim cemaat! Çok detaylı anlatmıyim, Evli abi skertir beni, şöyle bir pozisyon getir gözünün önüne gözüm. Isınma turları bitmiş, klasik cow girldeyiz, ben altta sırtüstü yatıyorum, hatun da üstümde. Ben minimal hareket ediyorum. Hatun da öyle, hafif bir kıpırdanıyor falan. Ulan! Hatun kukusuyla bir masaja başladı üstümdeyken...oha lan! Sanırsın elleriyle yapıyor. Yok böyle birşey. Bayılttı resmen beni. İstese beni içinden çıkartmayacak neredeyse, öyle güçlü sıkıyor. Acayip bişey. Kuku kaslarını kullananı gördüm de, böylesini hiç görmedim. İş bittikten sonra üstüne bir de normal masaj yaptı, pelte gibi oldum a.q. Sen durma debelen greko yapacağım diye ey cemaat!

Soruyorum, nasıl oluyor bu kuku bu kadar güçlü diye? Küçüklükten öğrenirlermiş hareketleri, hergün düzenli olarak yaparlarmış. "Ben hergün yapmıyorum ama, iyi yapan kukusuyla ceviz bile kırabilir" dedi. "Oha a.q." dedim.

Çok şey kaçırıyorsun çoook.
Müziği de çalmadan geçme, sonuna kadar dinle. Sesi aç. AAAAAAÇÇ!
Hayda bre cemaat!

Read more...

Pişman Adam

İstanbul'da fazla bir çevrem olduğunu söyleyemem. İşi kastetmiyorum, o tonla. Var olan eş dost, yıllar öncesinden genelde. Çoğunlukla da üniversiteden ve yatılı okul dönemimden.


Yenilerini edinebilmek, hele ki istanbul gibi bir telaşe kazanında, neredeyse namümkün. Bu blogun ve takıldığım diğer yerlerin bana en büyük faydası, sözü dinlenir, muhabbeti çekilir, kafa dengi insanları tanımama fırsat vermiş olmasıdır. Yazı yazıyı, söz sözü, muhabbet muhabbeti, insan insanı çekiyor. Bazılarıyla henüz hiç görüşmemiş olsak da, ya da görüşmüş olsak da, memnunum bu durumdan.

Kırk yılda bir, ama düzenli olarak yaptığımız buluşma günlerimiz var bu eski dostlarla. Kadınlar günü gibi birşey. Kurallarımızı baştan koyduk, mazaretsiz herkes gelecek, eş veya sevgili getirmek yasak. Katılmamak yasak. O gün hasta olmak, trafiğe takılmak yasak. Herkes ona göre ayarlıyor kendini. Hepi topu sekiz on kişiyiz zaten.

Vardır sizin de, bilirsiniz, sanki daha dün görmüşsünüz gibi, kaldığınız yerden konuşmaya devam edebildiğiniz insanlar. Evlimiz var, bekarımız var, dulumuz var. Muhabbet elbette hep kadın eksenli değil, ama konu sık sık buna gelir, sonra da evliliğe. Örnekler verilir, olaylar anlatılır, geyiğin dibine vurulur. Evli olanlarımızın  büyük çoğunluğunun en az bir vukuatı var. Büyük kısmı da, aynen benim gibi, başka bir kadınla ilişki yaşamaz, kaçınır bundan, paralı ya da günübirlik takılır. Hiç vukuatsızlara hepimiz birden bazen yükleniriz, dalga geçeriz, kışkırtırız ama tadında bırakırız.

Keyifli bir masada, vukuatlı evliler olarak kendi aramızda son kızlarla ilgili görüş alışverişinde bulunurken -ki bu da öyle zannettiğiniz gibi şöyle becerdim, şu kadar posta gittim tarzı bir muhabbet değildir her zaman- hiç vukuatsızlardan biri "ben de yapıcam lan!" dedi birden. Bütün  başlar ona döndü, sessizlik oldu. "Emin misin o'lum" dedik önce, "afferim ülen doğru yolu buldun sonunda" deyip sırtına pat pat vurduk. Geyiğe döktük hemen. Zaten içiyorduk ama, cesaret şurubu niyetine bir şişe güzel şarap açtık, yeterince cesareti gelmemiştir belki diye bittiğinde yeni bir şişe daha açtık. Arkadaş arkadaşın pezevengidir. Plan yapıyoruz.

Kulüplerden birine gidelim önerisi pek taraftar bulmadı, mamadan ya da serbest çalışan eskortlardan birini çağırmaya karar verdik. Arkadaşın "nasıl bir hatun istiyorsun" sorusuna verdiği cevabe istinaden portföyden uygun olanların isimleri çıkarıldı, hatun seçimi yapıldı. Telefonlar edildi, saatler ayarlandı. Plan kusursuz.

Yeterince uzun süredir evliyseniz ya da ilişkiniz varsa, başka bir kadınla seks yapmayı düşünmeyen, aklından geçirmeyen bir erkek olabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Ama gene de "yapmamak" gibi bir opsiyon, her zaman için mevcut. Yapmamak derken, korktuğu için yapamayanları kastetmiyorum, yapmamayı seçenleri kastediyorum. Bunu seçenlere bir lafım yok, ne olumlu, ne olumsuz. Siz bilirsiniz.

İlk seferi yaptığınızda gerisi gelir bu işin. 99,99999999999999999%  bir daha yaparsınız. Belki kırk yıl sonra yaparsınız bir dahakini. Ama yaparsınız. Dövme yaptırmayı uzun süre düşünüp, günün birinde yaptırıvermek gibi, hoşunuza gider, bir tane daha yaptırsınız.

Arkadaşı ertesi gün aradım, hepimiz aramışız. "Hoşuma gitmedi Evli" dedi, kız mı  kötüydü sorusuna "hayır" cevabını verdi. Seks iyiymiş, ama kendisini rahatsız hissediyormuş, "Pişmanım" dedi.

"Bir kez daha yap, geçer" diyecektim. Demedim. Benden bulmasın.

Read more...

Atatürk diyor ki

"Atatürk diyor ki" demeden geçsem eksik kalacaktı yazılar. Mustafa filmini izlemişsinizdir sanırım. Ben film olarak pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim, ama anlatılmaya çalışılan atatürk'ün halini sevdiğimi söyleyebilirim. Uzun yıllar önce anıtkabiri dolaşmaya gittiğimde müzede gördüğüm kişisel eşyaların şıklığı karşısında hayret etmiştim. Janti adammış. Hem de ne janti. O ayaklabılar, pantolonlar, paltolar. Çok şık.

Şık giyinen adam kadınları da sever değil mi? Sevdiği aşikar da, kadınlar konusunda şansı pek yaver gitmemiş atamın. İlk aşkı kimdir bulamadım, hoşlandığı kızları istetmiş annesine, vermemişler.

Vals yaptığını, fransızcasını geliştirmek için fransız "hanımlardan" özel dersler aldığını okudum, üstüne bir de giyim kuşam, içki adabını yerleştirdiğimde çıkan profil çok net: Adam çapkın. Mamafih şansı yok. Bilmediğimiz kırıkları -öğrencilik, gençlik döneminde- mutlaka vardır. Tarihçiler el atsa da öğrensek diyeceğim, put halini gözümüze gözümüze sokmak resmi politika olduğundan bunu da yapacak bir babayiğit çıkmaz bu memlekette. Çıkarmazlar.

29 ekimde de pastanın içinden çıkarmışlar muhteremi, el sallatmışlar bir de, okuyunca asabım bozuldu, küfür ettim. Burada da edeyim içimde kalmasın. Hay sokayım böyle zihniyete be!

Tuttuğu günlükler var. Bir tanesi 1918 temmuzunda Karlsbad adlı yerde tuttuğu günlükler. Neler yazmış bir bakalım;

Yemekten sonra oturduğumuz salon, dans salonunun ittisalinde idi. Gayet zarif, latif bir kaç genç kadın simokinli erkeklerle dans ediyorlardı, iki salon arasındaki büyük camlı kapı köşede işgal ettiğimiz fotöylerden bu tekerrür ve temadi eden Vonstep'leri seyre pek müsaitti.

- Ne güzel, dedim. Dansı çok sevdiğimden ve ataşemiliterlik zamanımda birinci valsörlerden addedildiğimden bahsettim.

Hanımefendi de kızlık hayatında çok dans ettiğinden ve dansı sevdiğinden bahsetti ve sonra ilave etti...

- Bu hayatın bizde teessüsü ne kadar müşkül...
Gayet latif, zarif bir kaç genç kadın. Birinci valsörlük. Kullandığı kelimeler bunlar. Dedim size adam çapkın ve zevkli diye. Devam edelim;
Dedim ki, ben her vakit söylerim, burada da bu vesile ile arzedeyim benim elime büyük selâhiyet ve kudret geçerse, ben hayat-ı ictimâiyemizde arzu edilen inkılâbı bir anda bir "Coup" ile (darbe) tatbik edeceğimi zannederim. Zira ben, bazıları gibi efkâr-ı avamı, efkâr-ulemâyı yavaş yavaş benim tasavvuratım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeğe alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden, ben, bu kadar senelik tahsil-i âli gördükten, hayat-ı medeniye ve ictimâiye-yi tetkik ve hürriyeti tezevvuk (zevk almak) için sarf-ı hayat ve evkat ettikten sonra, avam mertebesine ineyim . Onları kendi mertebeme çıkarayım, ben onlar gibi değil. Onlar benim gibi olsunlar. Mamafih bu meselede şâyân-ı tetkik bazı noktalar var. Bunları iyice takarrür (düşünüp taşınmadan) ettirmeden işe başlamak hata olur.
Elinde güç olsa bir darbe ile sorunu kökünden çözüverecek. "Bu kadar eğitimden, okumuşluktan, görmüşlükten sonra niye sıradanların seviyesine ineyim. Onlar benim seviyeme gelsin!" Bence de haklısın paşam, seve seve olmuyorsa, öpe öpe. Bazı işlerde despot olmak lazım.
Ben henüz mücerret (yalnız) bir adamım. Benimle, bir müteehhilin (evli) bu babtaki tarz-ı muhâkemâtı arasında arasında fark olabilir.
Haklısın paşam, evli ve bekar adamın düşünceleri biraz farklı. Son sözü sona bırakalım.
Mesela bizde iffet ve ismet pek büyük ve sıkı kuyûdaâta (kayıtlar) tabidir. Bir Avrupalı bu kuyûdu tanımıyor. Onun bizim nazarımızda tamamen ahlaksız, onlar nazarında biz tamamen vahşi.

Binâenaleyh iki felsefeden birini tercih etmek gerekiyor. Hal-i asli tabiîye avdet (doğal duruma geri dönme) fakat daha süslü, daha insanî erkek ve kadın tamamen hür ve müstakil madam-ül hayat (hayat sürdükçe) hiç bir muayyen rabıtaya tâbi (ilişkiye bağlı) olmayacak. Fakat idâme-i beşeriyet, temin-i refah-ı cemiyet, muhafaza-i intizam-ı umumiyet için kanunlar, kaideler olacak bunlara riayet edilecek.

Veyahut kemâle gelen her erkek ve kadın kendine her nokta-i nazardan küfüv (her açıdan denk) olan bir eş buluncaya kadar muhafaza-i nezahat edecek ve bulduktan sonra teşekkül edecek çift bir ocak vücuda getirecek. Tarafeyynden (taraflardan) biri ölünceye kadar, veyahut şimdiye kadar mer'i kavaid, ve kavanin-i şeriyenin mesağ gördüğü esbâb tahtında tantında iftirak edinceye kadar (yürürlükteki kuralların izin verdiği sebeplerle boşanana kadar) erkek karısına, kadın yalnız kocasına manen, fikren, maddeten hasr-ı mevcudiyet edecek.
Avrupalı ahlaksız bizim gözümüzde, biz de onlarınkinde vahşi...İki felsefeden biri, kadınların ve erkeklerin hiçbir ilişkiye kurala bağlı kalmaksızın serbestçe yaşaması, sadece toplum düzeni için belli kanun ve kaidelere uyulması. Diğeri de, kendine uygun bir eş bulana kadar, hem erkeğin hem de kadının saflığını koruması -vermek yok, almak yok-, evlendikten sonra da kadının ve erkeğin herşeylerini birbirine adaması. Boşanmazsanız tabii. Biraz naif buldum ikinciyi.
Zevceynde (karı koca), harice taşmak istidadında olan hissiyat ve temayülâtı boğmak için tedbir alalım: İslamiyette tatbik edilmekte olan tesettür, kadınların kocalarından başka erkekle kat'iyen temasa gelmemeleri ve hayal-ı hariciyeye mâlik olmamaları bir dereceye kadar kadınları tevkif eder, fakat erkekler için, bugünkü zemin-i medeniyette bir mania icat etmek müşkül. Vakıa onları ciddî ve sürekli mesaî içinde bulundurmak suretiyle meşgul etmek varid-i hatır olur
Bu kısım süper olmuş paşam! Dışarıda gözü olma ihtimali olan kadının elini kolunu zaten islami kurallar bağlıyor da, erkekleri nasıl tutacağız bilmem demeye getirmiş. Çözüm önerisi de ilginç; erkekleri sürekli çalıştırırsak, meşgul edecek birşeyler bulursak olur bu iş!

Gerçi devam ediyor sonra;
Pek güzel, o kadar ciddî ve yorucu meşagilden sonra, son asır terakki ve medeniyetin şuaatiyle (ışığıyla) ve dimağı tenevvür etmiş (aydınlanmış) bir erkek, işinden doğru evine gelüp, kapanmak suretiyle yarın için icab eden zevk ve kuvvet-i mesaiyi iktisab edebilir mi? Biraz hava, biraz musikî, biraz tiyatro, hülasa bir hayat arzu etmez mi? Bu icabat'ı tabiiye ve medeniyeyi tatbik ederken yanında karısı bulunmazsa, bu noksanı telâfi etmek lâzım gelmiyecek mi? Çünkü bir erkek için kadın huzurundan, kadın sözünden, kadın refakatinden mahrum bulunmak bir noksandır. Bu behemehal (mutlaka) tatmin olunur. Fakat evde erkeksiz kalacak kadın için erkek ihtiyacı aynıdır.
Aslında postayı burada bitirsem de olur. O kadar çalıştıktan sonra erkek, gezip tozmayı, eğlenmeyi istemeyecek mi? İsteyecek. Peki yanında karısı olmazsa ne olacak? "Huzur ve refakat" diye tanımlamış, ellemiyeyim ben de, bu eksiklik mutlaka giderilir. Aşkolsun paşam! Fakat ile başlayan cümleye takılmadım.

10-11 Temmuz için şöyle bir not düşmüş;
Bu iki günün suret-i güzerânını yazmayacağım. Birçok hatıratım gibi bunların da nisyâna karışmasında (unutulmasında) ne beis var. Yalnız şu kadar diyelim ki, insanlar hakikati daima gizlerler.
Bu arada bir vukuatı var gibi geldi bana. Sonunda da şöyle demiş çünkü;
Karlsbad'da geçen günlerimin hatıratını tamamen ve olduğu gibi bu defterlere tevdi'i edemedim. Bunun iki sebebi var, birincisi lüzumu kadar yazı yazmak için vakte mâlik olamadım; ikincisi her düşündüğümü, her yaptığımı yani bütün esrar-ı fikrîye ve hayatiyetimi bu deftere nasıl ehemmiyet edebilirdim Hattâ bu yazdıklarımı bile birgün, ihtimâl pek yakın bir günde mahvetmeyecek miyim.
Paşam kesin bir ceviz kırmış, ama yazamamış. Günlükteki madam'dan şüphelendim. Günahı boynuma artık.

Atatürk, latife isimli bir kadınla evlendi. Çok teferruata girmeyeyim, yazı bitmeyecek. Şirret, kıskanç ve terbiyesiz bir kadın olduğu yönünde çok yazı var ararsanız. Bir de "Fikriye" diye bir kız var. Öldürüldü mü yoksa intihar mı ettiği hala tartışma götüren güzel bir kadın. Hikaye ilginizi çekiyorsa arar bulursunuz artık.

Latife hanımın tavrından o kadar bezmiş ki şu lafı etmiş paşam;
hayatımda yaptığım hatalardan biri de evlenmektir. işte görüyorsunuz... ordular yönettim, meclisler yönettim, savaşlar yaptım, kazandım ama, bir kadını yönetemiyorum. okumuş da olsa, iyi aile kızı da olsa, sonunda kadın, kadındır!"

Bu da Fikriye. Gözleri çok güzel.

Read more...

Kelle Fırında

Artık keyif adamı mı dersiniz yoksa sefa pezevengi mi bilemiyorum, size kalmış, sevişmekten sonra en zevkli bulduğum işlerden biri yemek yemek, yemek yapmak. Eskisi kadar mutfağa girmiyorum ama fırsat buldukça plan yaparak yemek yapmaya girişirim.

Yemek yapmayı "kadın işi" olarak değerlendiren erkek okurlar varsa, hiç çekinmem size küfür de ederim. Dünyanın en iyi aşcıları erkeklerden çıkar, kadınlardan değil. Plan yapmaktan kastım, sevdiğim yemek türlerini biraz farklı şekillerde yapmayı denemek ya da hoşuma giden sade ve şık tarifleri uygulamak. Hem iyi vakit geçiriyorum kendimce, hem de damak zevkimi karşılıyorum. Öyle pekin ördeğine falanca şarabının katılarak yapıldığı yemeklerden bahsetmiyorum, bildiğiniz klasik türk, çoğunlukla da et yemekleri.

Uzakdoğunun pişirme şekillerini epey bir okudum kendimce, kızartma türü yemekler yapacaksam o tekniklere uygun davranmaya çalışıyorum. Arada bir de pizzavari şeyler deniyorum, el yeteneği konusunda yerlerde süründüğümden, hamur açma yoğurma gibi konularda yardım alıyorum. Ama hamurun nasıl hazırlanacağını, inceliğini, ununu vesairesini ben belirliyorum.

Mutfaktayten genellikle terör estiririm, hiç kimse hiçbir şeye el sürmemeli, karışmamalı benim yaptığım yemeğe. SS subayı gibi oluyorum, bir çizmelerim eksik. Gerçi pişirme işi bittikten sonra mutfağı temizleme faslına gelindiğinde sakin halime geri dönüyorum. Mutfak epey bir dağılıyor. Peki tamam, darmadağın oluyor. O kadarcık olur. Güzel şeylerin hep bir bedeli var.

Yemekle ilgili Cevat'ın yazısına gelen yorumlardan ve sonrasında birkaç farklı yerdeki kelamlar bana kadınların yemek konusuna yaklaşımının bildiğim gibi olduğunu tekrar teyid etti. Bu işi bir keyif olarak gören tüm kadın ve erkekleri ayırıyorum, ama cahillik diz boyu. Çok üzücü. Benim favorim kırmızı etlerdir ama bir akya muhabbeti açıldı. Hatta akyadan da ziyade balık kafası yenir mi, buğulama mı, tava mı yoksa ızgara mı diye. Elbette herkesin kendine göre bir damak tadı var, tek bir doğrusu yok bu işin. Ama gene de belli kriterleri her daim karşılamak gerek.

Dolma tek pirinçle bulgurla olmaz, marine edilmeden kırmızı et pişirilmez, ciğer tava yapacaksan ciğerler ellibin parçaya bölünmez, menemen soğansız olmaz, kuzu kavurma yapacaksan tencerenin başından ayrılınmaz. Falan. Belli kurallara uymadan yalapşap girişmeyin yemek yapmaya lütfen. Tamam, yeni, değişik tarifler denenebilir, hiç itirazım yok, ben de denerim bazen. Ama kağıttan okuyarak yemek yapmak sizin için bir alışkanlık haline gelmişse sizin yemekler şansa lezzetli olur. Hisleri de katmak lazım, severek yapılan yemek güzel olur. Öyle bas tereyağını kolaycılığına kaçılmasın. Digiturkte kanalların birinde ecnebi gençten bir abi yemek yapıyor, tarif veriyor, hangi kanal adamın adı ne hatırlayamadım şimdi. Süper ulan. Çok basit, çok leziz, çok pratik. Renkli biberlerden tuzla bir baharat yaptı iki dakikada, hayretlerim şaştı. Ne kadar basit o kadar güzel bence bu yemek işi. Temeli bilinecek ama. Ezbere olmayacak. Lafı çok uzatmayayım, yemek konusundaki temel hislerimi arzedeyim istedim.

Mevzu' balık, balıklardan akya, akyanın da kafası. Balığı ben genelde ızgara veya tava tercih ederim, küçük balıkları da büyük balıklara yeğlerim. Daha bir balık tadı gelir küçüklerde. Barbun, lüfer ızgara falan hiç girmeyelim şimdi, posta bitmez. Küçük balık daha balık lezzetlidir, her balık yağlıyken, yani mevsiminde yenmelidir, yanında kişilikli bir salatayı unutmayın deyip geçelim.

Akya, her zaman bulmak mümkün olmuyor malesef, kocaman bir balık. Haliyle kafası da kocaman. Saros körfezinde, çanakkalede zıpkın veya oltayla avlanıyor. Balık tutmayı severim sevmesine de bu büyük balıkları yakalamak, yakaladın diyelim, tekneye çekmek ayrı bir işkence. Bir kez böyle tekneyle balık turuna çıktık, süper zevkli ama balık büyükse teknede bir hengame kopuyor. Herkes bir bağırış çığrış. Ben uzaktan izlemeyi tercih ediyorum. Normal büyüklükte balığı hop çekiyorsun, bitiyor. Büyükler başa bela. Önce zarganayı tutacaksın, onu üzmeden iğneye takacaksın, sallayacaksın oltayı bilmem kaç kulaç aşşağıya. Bekle babam bekle. Gelirse balık zarganaya, şenlik başlıyor. Su yüzüne getirene kadar balığı, misinayı sal bırak, sal bırak, sal bırak. Su yüzüne geldiğinde, balığı gördüğünde gözünle, heyecan iyice artıyor. Bağıran bağırana. Çok mülayim bildiğin adamların balığı tekneye çekerken ne kadar despot olabildiklerini görüyor, şaşırıyorsun. Ben akyanın tekneye hazır çekilmişini veya haldekini tercih ediyorum. O kadar hengameye gelemem.
Akyanın şişi ve ızgarası da fena olmaz. Ama asıl kafası güzel olur. Balık kafası pişirmek ayrı bir sanattır bencileyin. Büyük kafa güzel olur, ama hazırlık ister. Bir akya kafası bulunuz, o da sizin sorununuz, hale bakın, tanıdığınız balıkçıklar varsa onlara sorun. Yavşayın size bulmaları için. Bu lezzet kaçmaz.

Buldunuzsa tarife geçelim. Balık kafası fırında olur, ya elektrikli fırın ya da taş fırın. Bulduğunuz kafa yeterince büyükse, keskin bir bıçakla formunu bozmadan, etlerini dağıtmadan alt kısmından yarın. Arasına birşeyler koyucaz çünkü. Kafa yeterince büyük değilse, balığın ağzından parmaklarınızı sokarak da yerleştirebilirsiniz malzemeyi. Marine edeceğiz bir gün boyunca, iki de olur. Bir miktar sirke, bolcana limon suyu, mebzul miktarda defne yaprağı, dövülmüş kafi miktarda sarmısak, güzelinden zeytinyağı ,biraz da balsamik sirke. Sirkeyi çok abartmayın, orjinal tadı bozmayalım çok. Bu karışımı hazırlayın, zeytinyağına eliniz korkak alışmasın ama abartmayın da, balığı pişirirken kurutmamak önemlidir, kafanın büyüklüğüne göre ayarlayın miktarı. Bir gün bu karışımda -yarılmış kafanın arasına da süreceğiz karışımı elbette- bekletin. Kafanın formunu bozmadan, karışımdan bir miktar da ekleyerek büyükçe bir pişirme poşetinin içine koyup tepside fırına verin. Poşetin içine soyulmuş fakat dilimlenmemiş taze patateslerden atabilirsiniz. Keyfinize kalmış. 170-200 derece arası sıcaklıkta 2 saat pişirin. Ya da 2 saat demeyelim, balığın kokusu taşıp burnunuza kadar geldiğinde pişmiş demektir. Ya da görünüm aşşağıdaki resme benzediğinde fırından çıkartın. Artık gerisi size kalmış, elinizle didikleyerek yemeye başlayabilirsiniz. Asıl elimin altında bir taş fırın olacaktı ki. Neler yapılır neler. Döktürülür. Afiyet olsun.

Read more...

Elif lam

Önce biraz gereksiz bilgi. Ebced hesabı denilen birşey var. Harfleri sayılarla eşleştirip kelime türetmece gibi birşey. Hani çocukların yanında anlamalarını istemediğimiz birşey konuşurken kullandığımız kuş dili niyetine kullanılabilir. "31 çekmek" yerine "el çekmek" tabiri kullanılırmış eskiden. Söyleyenlerin yalancısıyım. "El" kelimesini oluşturan elif ve lam harflerinin sayısal karşılıklarını toplayınca 31 ediyor. Zamanla da el çekmenin eli gidiyor, 31 geliyor. Falan.

Bana sorarsanız da "üçün biri"'nden geliyor 31 çekmek. Sol taşşak 1, ortadaki 2, sağ taşşak 3. Billurları çekmek pek pratik olmadığından, ortadakini çekiyoruz mecburen. Taşşak dedim de, ne acayip bir organ. Vücudun tüm uzuvları gayet güzel bir tasarıma sahipken bunlar bir değişik. Hikmetinden sual olunmaz. Bakıyorum bakıyorum, hiçbir şeye benzetemiyorum. Üstüne top gelmediği sürece varlığını hatırlamak zor. Bir taraftan doğal hava yastıkları gibi, yatırıyoruz üstüne ortadakini, rahat rahat dolaşıyoruz. Bir sürü de deyim, benzetme var taşşakla ilgili. Taşşaklı hatun diyoruz mesela. Taşşak geçiyoruz. Taşşak kebabı yapıyoruz. Taşşaklarını yi'yim abi diyoruz. Taşşaklarımız serinliyor. Var da var. Şiirlere bile konu olmuş. Aziz Nesin yazmış bunu galiba.

Olunca taş ak olmalı Olmamalı aman kara Ah farfara farfara taş ak sığmaz şalvara altı okka olmalıdır tuman şalvar dolmalıdır şak şak da şak şak şak da şak altı okka gelen taş ak
Taşşak görünümden kaybediyor, hiç estetik değil. Her uzva krem kozmetik bir şeyler var, buna yok, hiç bakım istemiyor. En fazla etek traşını layık görüyoruz kendisine. Hem çok garip kalmış, görmezden geliyoruz, hem de o olmadan üreyemiyoruz. Çok ilginç buluyorum bu durumu. Aslında bir de taşşak masajı var, belki sonra yazarım, her erkek, erbabını bulup hayatında bir kez olsun yaptırmalı. Hanımlar o kadar şikayet ediyor yazdıklarımdan, hiç eşinize sevgilinize taşşak masajı yaptınız mı? Ne olduğundan haberiniz var mı? Bilmiyor musunuz? Çok konuşmayın o zaman. Öğrenin, öyle görüşelim.

Bu kadar çok taşşak yazınca, kelime, anlamını kaybetti şu an kafamda. Size de oldu mu?

Bence en estetik, güzelse hem erkekte hem kadında harika duran uzuv popodur. Sırf poposuyla meşhur olan bir sürü hatun var biliyorsunuz. Bir kardashian kardeşler var mesela, "hey maşşallah" deyip pat pat vurası geliyor insanın. Nedir onlar öyle. Popo dediğin, şöyle iki elinle arkadan avuçladığında eli dolu dolu doldurmalıdır, öylesi makbuldür. Kocaman olması, kadının belki görsel cazibesini arttırabilir, ama şekil ve duruş daha önemlidir bana sorarsanız. Kaşık kadar bir popo da, yeri geldiğinde gayet güzel durabilir.

Şaplağın en güzel gittiği organ budur. Şaplak deyince, bir de ellerinizin izi çıkar kimi popolarda ki görüntüye ekstra güzellik katar. Ulan ne yazacağım diye başladım, ne yazıyorum a.q. Size de oluyor mu bilmiyorum, bir draftı tamamlayacağım güya, aklıma elli çeşit şey gelmeye başlıyor. Mevzuyu bir fotoğrafla kapatayım.

* Taşşak resmi koyacak halim yok herhalde.
 
31 çekmek erkeklerin kaçınılmazı. Evliyken de çekiyoruz, bekarken de. Küçücük çocuklar bile kendi kimliğini tanımaya çalışırken bir şekilde keşfediyor. Kız arkadaşının vermediği bekar erkeklere de çok üzülüyorum şahsen. Halleri vahim. Bu müessese, evlendiğinizde de aynen devam ediyor. Aynen derken, elbette sıklığı vesairesi değişebilir. Part time dahi olsa arasıra takılıyoruz. "Ben çekmiyorum, canım istediğinde karımla sevişiyorum" falan demeyin sakın, tepiği koyarım kıçınıza.

Geçenlerde evli erkekler olarak yaptığımız bir geyikte şöyle bir konu açıldı; azmışız, partnerimizle olan seksin kalitesi orta seviyede, ne öldürür ne oldurur cinsten, neyi seçeceğiz? Sevişecek miyiz yoksa 31 mi çekeceğiz? Ben "sevişirim" dedim, sonuç, oy çokluğuyla 31 çıktı. Nelerden konuşuyoruz netekim.

Read more...

Fanculo

Sessiz sevişenlerden misiniz?

Şaplak sesi, inleme sesi, sıklaşan nefeslerin sesi.. Bence çok seksi. Sesli sevişin lütfen. Sesli derken bağırıp çağırmayı kastetmiyorum elbette -dileyen onu da yapsın- kendinizi rahat bırakın. Sevişmek temelinde fizyolojik bir ihtiyaç belki, ama bunu görsel ve işitsel şeylerle destekleme taraftarıyım. Doğal yollardan elbet. Yüz ifadesi çok önemli mesela benim için. Sadece sevişirken değil.

Takip ettiğim bloglardan belki tahmin etmişsinizdir, fotoğrafa meraklıyım. Çektiğim fotoğrafların da hemen hemen hepsi insan kareleri, özellikle de yüzleri. En ilginç yüz ifadeleri iki şey yaparken ortaya çıkıyor bana kalırsa; biri sevişirken, diğeri şarkı türkü söylerken. Duygulu bir şarkıyı hissederek söyleyen bir insanın yüzünü, fazlasıyla izlemeye değer buluyorum.

Sevişirkenki ifadeleri de benzer şekilde, özellikle tutkulu bir sevişme esnasında olanları. Gözlerinizi kapatarak sevişmeyin, öpüşmeyin bile. Çok şey kaçırırsınız. Hatta aksine, gözünüz arasıra partnerinizin gözünü yakalasın, bakışın. Hazdan kısılan gözlere tamam, ama gerisi doğru değil bence. Sevişirken kadının vücudunu izlemek başlı başına bir keyif, hele gelmek üzere olan bir kadının yüz ifadesini takip etmek. Kızarır, al al olur, kasılır...

Kelimelere dökmek zor bu ifadeyi, fotoğrafını çekmek lazım belki de. İzlemediyseniz izleyin, çok güzeldir. Ben rastlamadım ama böyle bir site varsa, yani bu tür yüz ifadelerini resmeden fotoğrafları içeren bir site, ve siz bana söylemiyorsanız iki elim yakanızdadır, alenen küfür de ederim size. Diye yazmıştım ki, yazıyı yanlışlıkla publish edince bir dakikalığına, bir okuyucu link vermiş daha tamamlamadan. Bu google'ın allah belasını versin. Özel hayat diye birşey kalmadı.

Bazen sessiz sevişmek zorunda kalıyoruz, doğru. Duvarlar ince, yan komşu duyar. Evde çocuk var, belki diğer aile efradından birileri var, uyanabilir. Duyabilir. Vesaire vesaire. Seslerini duyduğumuz komşuları görünce ben şahsen içimden gülüyorum. Yok yok, öyle puşt bir gülme değil. Sevişiyoruz ulan. Ayıp mı? Uzun süredir aynı muhitte oturup konu komşu ilişkisi olan evli çiftler herhalde "az sesli sevişmeyi" kanıksamışlardır diye tahmin ediyorum. E yarın karşılaşacaksın adamla kadınla, bir de sevişirken "ayıpçıl" konuşanlardansanız, "dün gece kütür kütür seviştiniz, duyduk" imalı bir bakışa muhatap olmak istemiyoruz genelde. Herkes sesli sevişse bu sorun da hallolur bence.

 Evlerde belki sessiz sessiz sevişiyoruz. Ama otellerde değil. Belki bir daha gelmeyeceksiniz aynı yere, belki buluştuğunuz hatun zaten eşiniz değil, belki günübirlik bir hatun düşürdünüz. Kimse kasmıyor, herkes çığlık çığlığa. Bir yurtdışı gezisinde iki günlüğüne bir otelde kaldım. Şansıma, yan odada ateşli bir çift vardı. Başlangıçta güzel geldi, çünkü seksi buluyorum bu tür şeyleri, adam da hatun da neredeyse bağırıyorlar sevişirken. Gelen seslerden pozisyonları tahmin etmeye çalışıyorum ben de. Eğlenceli. Fakat olay uzayıp gürültüden uyuyamamaya kadar varınca dayanamayıp "sessiz olun" diye bağırmıştım ingilizce. Gelen tepki "Fanculo" idi. Sabah kahvaltıda adama yaklaşıp fanculo'nun ne demek olduğunu sordum, "fuck off" dedi gülümseyerek, sonra da özür diledi gece rahatsız ettiği için. Kadına baktım, güzel fakat çelimsiz birşeydi. İtalyanmışlar.

İnsanın fırlama arkadaşları olunca hayat daha eğlenceli oluyor.

Geçen haftalarda bir arkadaşım haftsonu için sapanca civarında adı iyi bilinen spa tarzı bir otele gitmiş. Yanında fuckbuddy'si. Gece bakmışlar ki pek ses seda yok ortalıkta, bilerek ve abartarak sesli sevişmişler. Sevişme bittikten bir yarım saat kadar sonra katlardaki birçok odadan da aynı tarz sesler gelmeye başlamış. Arkadaş üşenmemiş, kaydetmiş cep telefonuna sesleri. Bana da dinletti.

- Puştsun o'lum sen dedim
- Hassiktir lan! dedi.

 

Read more...

  © Blogger template Shush by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP