Frim-Fram Sauce
Adam uyandı. Nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı. Kocaman bir yatağın bir tarafındaydı, diğer tarafında bir kadın uyuyordu. Çarşaf yorgan öbekler halinde toplanmış, kadının bacaklarını ve memelerini yarım yamalak kapatmıştı. Yatakta doğruldu, yerdeki devrilmiş boş şişeyi, sütyeni ve çorapları gördü. Yanındaki kadına baktı, güzel bir kadındı, tanışalı birkaç gün olmuştu, yaşını sormamıştı ama, kendisinden sekiz on yaş büyük olmalıydı. Geceki halinin aksine çok sakin ve huzurlu görünüyordu kadın, başının altına koyduğu iki elini birbirine kenetlemişti.
Biraz daha doğrulduğunda kendisinin de tamamen çıplak olduğunu farketti adam, donunu arandı, tek harekette geçirdi üstüne. Odada ağır bir intim koku vardı. Boğazı - içtiği şarapların etkisiyle - kurumuştu, kuru kuru yutkundu, hafif başı ağrıyordu, ellerini yüzüne götürüp saçlarını arkaya doğru düzeltti. Saatine baktı, görebildiği kadarıyla beşe geliyordu. Kapalı perdelerin arkasından hiç ışık gelmiyordu, hava daha aydınlanmamıştı. Giysilerini yerden toplayıp salona geçmeden önce kadının üstünü örttü adam. Çıkmadan önce, kapıyı sessizce kapadı.
Hafif aydınlatılmış koridordan ilerleyerek salona geçti, ışıkları yaktı. Akşamki hatırladığından daha büyüktü salon, şık döşenmişti. İçecek birşeyler bulmak için mutfağa girdi adam, burası da çok büyüktü, kendi oturduğu evin salonu bile daha küçüktü mutfaktan. Buzdolabını açtı, portakal suyunu gözüne kestirdi, tam kapatırken kapağı, gözüne peynirler ilişti. İki dolu bardakla birlikte peynirlerden birkaç büyük dilimi gövdeye indirdi. Mutfak fazla düzenliydi, "herhalde bir yardımcısı var" diye içinden geçirdi.
Salondaki büyük koltuklardan birine bıraktı kendini, bir sigara yaktı, koltukta biraz daha kaykılırken dumanını havaya savurdu. "Bu kadın niye yattı benimle" diye düşünmek üzereyken, cevabını merak etmediğini farkedip vazgeçti. Sehpanın üzerinde kadının hediye ettiği plak duruyordu. Kadın caz seviyordu, adamsa rock. O gece birbirlerine hediye vermişlerdi, adamınki bir kasetti. Plağın kabına göz attı, kocaman ağızlı zenci bir adam kendisine bakıyordu. Altındaki Nat King Cole yazısını okudu. Kadının diğer plaklarının olduğunu düşündüğü dolaba doğru yürüdü, karıştırdı, okuduğu kitaplara baktı, içlerinden birini seçip birkaç paragrafa göz gezdirdi. Aldığı yere geri bıraktı. Kadın plak hediye etmişti ama, adamın çalacak plağı yoktu evinde. Olsundu. "Bir ara alırım belki" diye düşündü.
İkinci sigarasını kültablasına dik bir şekilde bastırarak hızlıca söndürdü. Montunu giydi. Ankara'nın burun kesen soğuğunda elinde bir de plakla yürümek istemiyordu. Plağı sehpanın üzerine geri bıraktı. Tam kapıdan çıkmak üzereyken geri döndü, bir kağıda "ben bunu unuttum, sen bana sonra hatırlat, gelip alayım" diye yazdı ve plağın üstüne bıraktı.
Apartmandan çıkarken servis için alışverişe çıkan kapıcıyla karşılaştı, kapıcı, adama pis bir sırıtmayla baktı, adam kapıcıya bakışlarıyla küfür etti. Dışarı çıkar çıkmaz yüzüne yediği soğukla ayıldı iyice. Montunun yakasını kaldırdı, ellerini cebine soktu, kafasını omuzlarının arasına gömüp seri adımlarla yürümeye başladı. Cinnah'tan Kavaklıdere'ye, oradan da Tunalı Hilmi'ye yöneldi. Yürürken, birbiriyle ilgisi olmayan bir sürü şeyi düşünüyor, arada bir de sesli olarak küfür ediyordu. Bir ara kafası omuzlarının arasında yükseldi, vitrininde kızarmış piliçlerin döndüğü bir dükkana zırt diye daldı. Yarım piliç ve ayran söyledi. Üstüne yediği iki yarımdan sonra "bir tane daha söylesem mi" diye düşündü, vazgeçti, abartmanın alemi yoktu.
..........................
Evde birlikte kaldığı diğer iki arkadaşıyla beraber yirmibir oynarken - her zamanki gibi - ota boka hangırdayarak gülüyorlardı. Diğer iki arkadaşının da kendisinden aşağı kalır cinslikleri yoktu. Adamlardan Ahmet, İzmirli'ydi. Aynı bölümdeydiler adamla. Ahmet değişik bir öğrenciydi, sınavlarda, sınav başlar başlamaz cevap kağıdını hızla doldurmaya başlar, arada durur, el kaldırarak hocayı çağırır, birşeyler sorar, sorduğuna aldığı tepkiye göre yazdığı hızla kağıttakileri geri siler, sonra tekrar doldurmaya başlardı. Bir nevi "tepkiyi ölçerek doğru yolu bulma metodu" geliştirmişti kendince. İki sene uzatarak bitirdi bölümü.
Diğer adam, Mehmet, o da bir İzmirliydi. Zaten önce bu ikisi eve çıkmış, adam onlara sonradan katılmıştı. Diğer ikisi tek bir odada kalırken, adamın kendisine ait, ama daha küçük bir odası vardı. Mehmet yakışıklı bir çocuktu, "karı kız" işlerinden elini çektiği zamanlarda derslere girer, girdiği derslerde başka kızlar bulur ve eve atardı. Evin girişindeki askılığa havlu asardı Mehmet sıklıkla, havlu, "evde vukuat var, yaylanın" anlamına gelirdi. Havluyu görünce rahatsız etmemek için ses çıkartmaz, gerisin geriye çıkıp biraz oyalanırdık dışarıda. Mehmet son derece zeki bir adamdı, neredeyse hiç girmediği derslerden bile iki gece sabahlayarak iyi notlar alırdı. Havlu bazen o kadar sıklıkla asılırdı ki evde, kızların çoğuyla "yenge" samimiyetine girecek kadar bile vaktimiz olmazdı.
Yirmibirde çoğunlukla "ütülürdüm". Cezası, bulaşıkları yıkamak veya temizlik yapmak gibi keyifsiz işler olduğundan pek yanaşmazdım. Hediye edilen plağı, gene yenildiğim bir el sonrası "üttürdüm". "Ulan o'lum alıyorsun plağı, ben neyle dinliycem bunu desene, belki bir güzellik yapar sana kadın" lafına, s'leri bol vurgulu bir "hassiktir lan" çektim. Diğer iki adam hangırdayarak güldüler.
Mevzu, bir süre sonra eve ortak alınan bir "plakçalar" ile tatlıya bağlandı.
güzel hikâye. bırakılan not daha da güzel:)