Haftanın sevişmesi #1


 Yaklaş arkadan. Saçlarını elinin sakin bir hareketiyle yana topla. Boynu gözüksün. Yüzünü sürtermiş gibi, burun, dudak, çene karışımıyla sakin sakin öp ense çevresini. Nokta nokta, tek tek. Yumuşak ve hafif ıslak olsun öpüşün. Kulağın arkasına kadar. Sonra geri gel. Omuz başlarına doğru gitmeyi de unutma. Boyunla omzun birleştiği açılı yer var ya, orada biraz oyalan. Oyalan! Yavaş, acele etmek yok. Hatunu takip et, ipucunu o verecek sana.

Sen bunları yaparken, gerinirkenki  gibi başını oynattığını gördün mü? Ya da gözler bir aralık kapandı mı uzun?  Nefes? Devam et, iyi gidiyorsun. Yaslan biraz hatuna, bastır kendine doğru. Yavaşşş. Acelemiz yok. Bir elin hatunun vücüdunda olsun. Gezdir elini. Bacaktan başla. Kasığa doğru, göbeğe doğru, memelere doğru. Elinin parmaklarını kullan. Parmak uçların uygun bir açıyla dokunsun. Gıdıklanmasın. Hissettirerek dokun. Sakin. Ne sert, ne de yumuşak. Her bölgede yeterince vakit geçir. Kukuya dokunma sakın, daha var oraya. Hatunu takip ediyor musun?

Hatunun yüzünü sana dönmesine izin verme. Verme! Arkada kal. Sence ıslanmış mıdır? Hatunu takip ettiğinden ne çıkardın? İlla ki elleyerek anlanmaz. Islanmış mı?

Aferin sana.

Fotoğrafta arkada duran kolun açısını gördün mü? Öteki kolunu da o açıya getir arkada. Elindeki sigaraya dikkat et, yakmayasın kendini! Şimdi geçir bir kolunu hatunun kollarının arkasından, kilitle onları. Kaçmak isterse kaçamayacak kadar sıkı olsun, canını henüz yakma ama. Sakin.

Dikildin mi sen de? Aferin sana. Hatunun beline öyle bir kavis ver ki, diğer boşta kalan elinle, istediğinde arkadan bızıra, memelere erişebilecek, istediğinde ağzından tutup başını geriye çekebilecek kadar rahat olsun duruşun. Açını iyi ayarla. Yukarıdaki kısmı başarıyla yaptıysan hatun da yardımcı olacaktır sana, merak etme.

Kukuya saplamak yok direkt, her sevişme ayrı, şimdi sakin ol. Neden dokunmadık demin kukuya? Sabırsızlansın diye. Sen sabırlı olacaksın ki, o sabırsızlansın. Sabrın sonu selamet. Hazır mısın...?

Gir!

Yavaşşş! Sadece başı girecek. Hepsi değil. Bekle. Bekle. Bekle. Hatunu takip etmeye devam ediyor musun? Eğer yeterince sabırlı davrandıysan, yeterince kışkırtabildiysen kukuyu, sabrının semeresini alacaksın birazdan. "Hadi" der mi hatun? Olabilir. Ya da daha kirli bir dirty talk? Mümkün. Tepkiyi aldıysan, tebrik ederim. Aferin sana. Geri kalanını da verebilirsin artık, gir sonuna kadar, hart diye değil ama, kararlı bir hızda. Tek ve kesintisiz bir hareketle gireceksin. Hepsi bittiğinde dur, geri çekmek yok hemen. Bekle. Bekle. Bekle. Hissetsin.

Sonrası? Sana kalmış gözüm! Arkada kilitledin kolları, bel kaviste, diğer elin boşta. Poponun yanağından kaldırıp bızıra ulaş. Saçları eline dolayıp kafayı geriye çektirerek destek al. Ya da, kafayı hafif yan çevirip hatunun gözlerini görebileceğin şekilde cama bastır. Nefesinden cam buharlanır, daha güzel görünür. Hatunun bir dizini pervaza kaldırıp varyasyona da girebilirsin. Hangisi güzelse. Ya da hepsini birden yap. Tutan mı var seni? Popoya şaplak vurmayı da unutma.
..................

Ey cemaat!

Duydum ki, memlekette pozisyon sıkıntısı çekiliyormuş! Doggy ile cowgirlden, misyonerden başkasını denemiyormuşsun pek. Yaratıcı ol lan biraz, seks dediğin sırf sok çıkar değil gözüm! Güzel seviş, seviştir.

Yukarıdaki sahnede eksik bıraktığım yerler var. Onları da, herkes kafasına göre doldursun diye bıraktım. Sen dirty talk seversin, ben dişlerimi sıkarak konuşurum. Ne bileyim ulan! Doldur işte. Ben ipleri hatuna pek bırakmam, kendi koreografimi kendim yazarım, sen bırakırım dersen, ya da hatun alırım derse, ona da birşey demem. Sen bilirsin. Ama yukarıdaki hatunun üstündekini ben senin yerinde olsam hiç çıkarmam, vücudunu tamamen bana dönmesine de izin vermem. Zor kullan gerekirse, orantılı olsun ama.

Haydi bakalım, bundan sonra arada bir böyle şeyler yazıcam. Sen okurken n'aptın bilmiyorum da, ben yazarken arada bir çadırı kurdum gözüm.

Bu güzel fotoğrafı bana kendi elleriyle seçip gönderen Aglea hanıma teşekkürü bir borç bilirim. Ayrıca adının da hastasıyım kendisinin.


Evli abim beni sikertmezse iyidir.

Ciao cemaat!

Read more...

Son Damla

- Hayır, bak böyle tutacaksın!
- Böyle mi?
- İşaret parmağınla alttan, başparmağınla üstten, çok bastırmana gerek yok, tamam mı?
- Tamam.

Uzun zaman önce... Oğlum henüz küçük, çişini oturarak yapıyor hala. Sabah erken çıkıp geceyarısı geliyorum, büyümesini ıskaladığım dönemler.  Birkaç deneme yapılmış, ortalık sulanmış, annesi talimatı verdi bana.

Donlar inik, elimizde pipiler, klozetin başındayız. Teorik talim yapıyoruz.

- Bak, ucunu da böyle klozete doğru tutacaksın, dışarıya çiş kaçmasın diye, tamam mı?
- Tamam.
- Çişin bitince de böööyle sallayacaksın pipiyi, tamam mı babacım?
- Neden?
- Şimdi bu boru gibi ya, boruda kalan çişler donuna gelmesin diye.
- Haa, anladım!

Temsili çişimizi temsili olarak yapıyoruz. Bitirdik, pipileri salladık, donumuzu geçirdik.

Plan mütekamil. İhtiyacımız olan tek şey gerçek bir çiş artık.

- Baba! Çişim geldi!
- Koş!

İlk çıkan çişleri bir miktar nişanlayamadık, ama büyük bir kısmını klozete denk getirmeyi başardık.

- Bitti mi?
- Eveeet!
- Salla şimdi.

Her çocuk gibi, bu sallama işinden oyun çıkardı. Çocuklar ne güzel, bazen sadece yüzlerine bakıyorsun, sana  gülerek karşılık veriyorlar. Başka birşey yapmanıza bile gerek kalmıyor.

"Ne kadar sallarsan sallaaaa, dona düşer son damlaaaaaa". Melodik söyleyince, çok hoşuna gitti oğlanın, uzuuun bir zaman durup durup bunu söyledi.

İşin kötüsü bunu, eve gelen gidene, markette, parkta gördüğü insanlara da söyledi. Muhtemel, okulunda arkadaşlarına da söylemiştir. Olayı tüm detaylarıyla anlatmamış olmasını umudediyorum.

Siz siz olun, çocukların yanında söylediklerinize, yaptıklarınıza dikkat edin.

Rezil olabilirsiniz yoksa.

Read more...

Frim-Fram Sauce

Adam uyandı. Nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı. Kocaman bir yatağın bir tarafındaydı, diğer tarafında bir kadın uyuyordu.  Çarşaf yorgan öbekler halinde toplanmış, kadının bacaklarını ve memelerini yarım yamalak kapatmıştı. Yatakta doğruldu, yerdeki  devrilmiş  boş şişeyi, sütyeni ve çorapları gördü. Yanındaki kadına baktı, güzel bir kadındı, tanışalı birkaç gün olmuştu, yaşını sormamıştı ama, kendisinden sekiz on yaş büyük olmalıydı. Geceki halinin aksine çok sakin ve huzurlu görünüyordu kadın, başının altına koyduğu iki elini birbirine kenetlemişti.

Biraz daha doğrulduğunda kendisinin de tamamen çıplak olduğunu farketti adam, donunu arandı, tek harekette geçirdi üstüne. Odada ağır bir intim koku vardı. Boğazı - içtiği şarapların etkisiyle - kurumuştu, kuru kuru yutkundu, hafif başı ağrıyordu, ellerini yüzüne götürüp saçlarını arkaya doğru düzeltti. Saatine baktı, görebildiği kadarıyla beşe geliyordu. Kapalı perdelerin arkasından hiç ışık gelmiyordu, hava daha aydınlanmamıştı. Giysilerini yerden toplayıp salona geçmeden önce kadının üstünü örttü adam. Çıkmadan önce, kapıyı sessizce kapadı.

Hafif aydınlatılmış koridordan ilerleyerek salona geçti, ışıkları yaktı. Akşamki hatırladığından daha büyüktü salon, şık döşenmişti. İçecek birşeyler bulmak için mutfağa girdi adam, burası da çok büyüktü, kendi oturduğu evin salonu bile daha küçüktü mutfaktan. Buzdolabını açtı, portakal suyunu gözüne kestirdi, tam kapatırken kapağı, gözüne peynirler ilişti. İki dolu bardakla birlikte peynirlerden birkaç büyük dilimi gövdeye indirdi. Mutfak fazla düzenliydi, "herhalde bir yardımcısı var" diye içinden geçirdi.

Salondaki büyük koltuklardan birine bıraktı kendini, bir sigara yaktı, koltukta biraz daha kaykılırken dumanını havaya savurdu. "Bu kadın niye yattı benimle" diye düşünmek üzereyken, cevabını merak etmediğini farkedip vazgeçti. Sehpanın üzerinde kadının  hediye ettiği plak duruyordu. Kadın caz seviyordu, adamsa rock. O gece birbirlerine hediye vermişlerdi, adamınki bir kasetti. Plağın kabına göz attı, kocaman ağızlı zenci bir adam kendisine bakıyordu. Altındaki Nat King Cole yazısını okudu. Kadının diğer plaklarının olduğunu düşündüğü dolaba doğru yürüdü, karıştırdı, okuduğu kitaplara baktı, içlerinden birini seçip birkaç paragrafa göz gezdirdi. Aldığı yere geri bıraktı. Kadın plak hediye etmişti ama, adamın çalacak plağı yoktu evinde. Olsundu. "Bir ara alırım belki" diye düşündü.

İkinci sigarasını kültablasına dik bir şekilde bastırarak hızlıca söndürdü. Montunu giydi. Ankara'nın burun kesen soğuğunda elinde bir de plakla yürümek istemiyordu. Plağı sehpanın üzerine geri bıraktı. Tam kapıdan çıkmak üzereyken geri döndü, bir kağıda "ben bunu unuttum, sen bana sonra hatırlat, gelip alayım" diye yazdı ve plağın üstüne bıraktı.

Apartmandan çıkarken servis için alışverişe çıkan kapıcıyla karşılaştı, kapıcı, adama pis bir sırıtmayla baktı, adam kapıcıya bakışlarıyla küfür etti. Dışarı çıkar çıkmaz yüzüne yediği soğukla ayıldı iyice. Montunun yakasını kaldırdı, ellerini cebine soktu, kafasını omuzlarının arasına gömüp seri adımlarla yürümeye başladı. Cinnah'tan Kavaklıdere'ye, oradan da Tunalı Hilmi'ye yöneldi. Yürürken, birbiriyle ilgisi olmayan bir sürü şeyi düşünüyor, arada bir de sesli olarak küfür ediyordu. Bir ara kafası omuzlarının arasında yükseldi, vitrininde kızarmış piliçlerin döndüğü bir dükkana zırt diye daldı. Yarım piliç ve ayran söyledi. Üstüne yediği iki yarımdan sonra "bir tane daha söylesem mi" diye düşündü, vazgeçti, abartmanın alemi yoktu.

..........................

Evde birlikte kaldığı diğer iki arkadaşıyla beraber yirmibir oynarken - her zamanki gibi - ota boka hangırdayarak gülüyorlardı. Diğer iki arkadaşının da kendisinden aşağı kalır cinslikleri yoktu. Adamlardan Ahmet, İzmirli'ydi. Aynı bölümdeydiler adamla. Ahmet değişik bir öğrenciydi, sınavlarda, sınav başlar başlamaz cevap kağıdını hızla doldurmaya başlar, arada durur, el kaldırarak hocayı çağırır, birşeyler sorar, sorduğuna aldığı tepkiye göre yazdığı hızla kağıttakileri geri siler, sonra tekrar doldurmaya başlardı. Bir nevi "tepkiyi ölçerek doğru yolu bulma metodu" geliştirmişti kendince. İki sene uzatarak bitirdi bölümü.

Diğer adam, Mehmet, o da bir İzmirliydi. Zaten önce bu ikisi eve çıkmış, adam onlara sonradan katılmıştı. Diğer ikisi tek bir odada kalırken, adamın kendisine ait, ama daha küçük bir odası vardı. Mehmet yakışıklı bir çocuktu, "karı kız" işlerinden elini çektiği zamanlarda derslere girer, girdiği derslerde başka kızlar bulur ve eve atardı. Evin girişindeki askılığa havlu asardı Mehmet sıklıkla, havlu, "evde vukuat var, yaylanın" anlamına gelirdi. Havluyu görünce rahatsız etmemek için ses çıkartmaz, gerisin geriye çıkıp biraz oyalanırdık dışarıda. Mehmet son derece zeki bir adamdı, neredeyse hiç girmediği derslerden bile iki gece sabahlayarak iyi notlar alırdı. Havlu bazen o kadar sıklıkla asılırdı ki evde, kızların çoğuyla "yenge" samimiyetine girecek kadar bile vaktimiz olmazdı.

Yirmibirde çoğunlukla "ütülürdüm". Cezası, bulaşıkları yıkamak veya temizlik yapmak gibi keyifsiz işler olduğundan pek yanaşmazdım. Hediye edilen plağı, gene yenildiğim bir el sonrası "üttürdüm". "Ulan o'lum alıyorsun plağı, ben neyle dinliycem bunu desene, belki bir güzellik yapar sana kadın" lafına, s'leri bol vurgulu bir "hassiktir lan" çektim. Diğer iki adam hangırdayarak güldüler.

Mevzu, bir süre sonra eve ortak alınan bir "plakçalar" ile tatlıya bağlandı.

Read more...

Garson Kız

Kaç zamandır görüşemediğimiz bir eski dost. Tası tarağı, takımı taklavatı toplayıp İstanbul'a  taşıdı herşeyini. İki sene öncesine kadar egede küçük bir butik otel açma planı vardı, olamamış. "Vaktin olursa gel, olmazsa zorla gel" deyince buluştuk, istinye civarında, güzel sakin bir balık restoranında.

Yemekler güzel, fiyatlar nispeten ehven. Fazla müşteri yok, masamıza bakan garson kız, esmer, kısa saçlı, yandan ayırıp arkaya taramış saçlarını. Büyük bir de toka takmış. Salınarak dolaşıyor, endamı güzel.

- Başka bir arzunuz var mı?
- Yok, teşekkür ederiz.

Nihat Genç'in "Ofli Hoca, Şeriatta Ayıp Yoktur" kitabında bir bölüm vardı, cümlesi cümlesine hatırlamıyorum ama şöyle bir şeydi mealen; "bu kadınları çıplakken tanımak mümkün değil, hepsi birbirine benziyor, ama giyindiler mi, kim hangisidir, biliyorsun". Kadınlar çıplakken erkeğin ilgisinin nerede olduğunu gösterir, gördüklerimiz de üç aşağı beş yukarı aynıdır.

Havası olan bir kız. Kimi kadınlar çekici, birşey var hallerinde, takıp takıştırmadan da, sürüp sürüştürmeden de  farkediliyorlar. Gözünüz takılıyor. Bir siyah pantolon ve beyaz bir gömlekten başka birşey yok üstünde. Bir de belinde kuşağı. Gömleğin üstten iki düğmesi açık. Tam gögüs çatalının hizasına kadar.

- Lakerdamız güzeldir.
- Peki, ondan da alalım o zaman.
- Başka bir arzunuz?
- Teşekkürler.

Gözleri güzel, gözünüzün içine bakarak konuşuyor. Yüzünde hoş bir gülümseme. Güneş gözlüğü varken karşımdakinde, ne söylediğini anlamakta, sohbete konsantre olmakta zorlanıyorum. İletişemiyorum. Konuşurken gözleri görmeyince rahat edemeyenlerdenim.

Sohbet uzuyor uzadıkça, konuşacak çok şey birikmiş.

- Bir ufak daha alabilir miyiz?
- Elbette. Başka bir arzunuz?
- Yok, teşekkür ederiz.

Arkasından bakıyorum. Kalçaları da güzelmiş. Uzaktan bakınca bir kum saati gibi görünüyor sevgili garsonumuz. Ahh kız, sen ne güzel şeysin böyle!

Fazla müşteri yok, demiştim, ilgisine sık sık mazhar oluyoruz. Bir gözü üstümüzde hep. Gidip gelip soruyor.

- Başka bir arzunuz?


Tövbe estağfurullah!

Read more...

Kadın Kokusu

Çok okuyan bir adam değilim, düzelteyim, okumaya artık zaman ayırabilen bir adam değilim. "Gençlik yıllarımda" -a.k.a sorumluluk yok, zaman bol, takıl kafana göre yılları- ne okuduysam, onun üstüne pek fazla birşey koyabildiğimi söyleyemem. Okuyorumdan çok "yutuyorum" desem daha doğru; bir konu, ya da birşey ilgimi çekiyor, sömürürcesine, ilgili olan "okunabilir uzunlukta" tüm yazıları bir çırpıda bulup okuyor, kaynakları hızlıca tarıyor, merakımı tatmin olmuş hissettiğim anda gerisini bırakıyorum. Sevmiyorum bu durumu ama, yapacak fazla da birşeyim yok. Parça parça okumayı becerebilmek gibi bir yetenek geliştiremediğimden, şöyle sindire sindire bir kitap okuyamıyorum uzun süredir. Özledim.

Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sinin ilk kitabı olan Swann'ların Tarafı'nda tasvir ettiği bir bölüm var; çaya batırılan madeleinenin kokusu, proust'un geçmiş anılarını hatırlamasına yol açar, öyle ki, o anlar sanki yeniden aynısını yaşıyormuş gibi tekrar gözünün önüne gelir. Kokuyla hafıza arasındaki bu ilişki üzerine, ki "proust fenomeni" denmiş, çalışmalar yapılmış. Kokuyla birlikte hatırlanan anıların duygusal yoğunluğunun diğer tüm hatırlatıcılardan daha yüksek olduğu bulunmuş birçok çalışmada. Bana sorsalardı direkt söylerdim öyle olduğunu -hiç araştırmaya gerek kalmadan-, milletin vakti bol.

Ben bu adamın bu eserinin tamamını okumayı beceremedim, 4 ya da 5. romanda kaldım, -toplam 7 tane- ilk paragrafı da bu yüzden yazdım. Kardeşim bu kadar uzun yazılır mı, işimiz gücümüz var ulan!

Girizgah bitti.

Daha yazı başlamadı ama.

Şakır şakır bir yağmurun ardından burnunuza gelen toprağın kokusu, yanan odun kokusu, bebek kokusu, çocukluğunuzda yediğiniz ama artık benzerini bile bulamadığınız bir yemeğin kokusu, yenice sulanmış ıtırların kokusu, taze çilek kokusu, eşinizle seviştikten sonra odayı dolduran intim kokusu, meme kokusu, boyun kokusu, kuku kokusu. Sizi bilmem ama -burnum av köpeği gibi olmasa da- yüzlerce kadını gözü kapalı koklasam, aralarından eski sevgililerimi ve karımı şıp diye bulurum.

Parfüm kullanmadıkları sürece tabii.

Ben mühendislik eğitimi almış bir adamım, dolayısıyla analitiğe olan inancım yüksektir. Siz istediğiniz kadar falanca konuda ahkam kesebilirsiniz, eğer ciddi bir çalışma sonucu ortaya çıkan rakamlar aksini söylüyorsa, ben rakamların dediğine meylederim. İnsan yalan söyler, değiştirir, işine geldiği gibi açıklar, ama rakamların yalan söyleme kabiliyeti yoktur. Yeter ki modeliniz ipe sapa gelir birşey olsun, açık noktası fazla olmasın.

Böyle desem de, bazı şeyleri beynim alsa da hafsalam almıyor. Misal; benim nevi şahsına münhasır mantığıma göre uçaklar, uçamaması gereken büyüklükte nesneler olduğundan, uçabiliyor olmalarına hayret ediyorum. Havalandıktan sonra uçabilir olmalarını bir miktar anlayabiliyorum, nihayetinde nedir, kanatları var, hava akımının gücü, kaldırma kuvveti. Falan. Ama nasıl havalanıyorlar anlamıyorum. Demir ulan bu, hiç uçar mı? Aynı şekilde, koca koca tankerlerin de denizde yüzmelerini hiç inandırıcı bulmuyorum, kendimi sahilde "bunlar nasıl yüzüyor" diye defalarca yakalamışlığım vardır. Demir ulan bu, hiç yüzer mi? Ahşap sandallar ve kağıt uçaklar ise aklıma yatıyor.

Yazı daha başlamadı.

Ne diyordum, evet; analitik çalışma. Gene, sizi bilmem ama diyeceğim, ben, yaratılıştan gelen özelliklerimizin sandığımızdan daha önemli olduğunu, biz farketmesek de davranışlarımızı, ruh halimizi yönlendirdiğini düşünüyorum. Kurban olduğum kurmuş düzeneği, bir miktar da "akıl" vermiş, geçmiş karşımıza bizi seyrediyor. Çok eğlendiğine eminim.

İyi bir eğitim aldınız, iki kitap okudunuz, ağzınız kelimeleri ahenkli dizmekte zorlanmıyor, tipiniz idare eder, karizmanız yerinde; karşı cinse çekici gelmemek için bir sebeb yok. Mu dersiniz? Size öyle geliyor, kokunuz çekici değilse, kuş kondursanız nafile. Hem kadın hem de erkek için geçerli, kokunuz karşınızdakine itici geliyorsa şansınız bir yere kadar. Buluşur, konuşur iyi vakit geçirirsiniz belki ama, ilk sevişmeden sonra tepiği yersiniz kıçınıza.

Hem erkeğin hem de kadının salgıladığı kokular var, "feromon" deniyor, karşı cinsle aranızdaki kimyasal elektriğin çekiciliğini veya iticiliğini belirliyor. Siz farketmeseniz de, karşınızdakine nasıl davrandığınızı bile etkileyebiliyorlar. Kabaca, karşı cinsi cinsel anlamda etkileyebilen  kokulu moleküller diyelim. Ararsanız çok kaynak bulursunuz.

Pis olmaktan bahsetmiyorum, ama "temiz" bir ter kokusunda, boyunda, koltuk altlarında ve kasıklarda bu feromonlardan mevcut. Ve yaradılışımızın gereği bunlara tepki veriyoruz. Erkek kokusundan bahsetmeyeceğime göre kadınlardan devam edelim; amerikada lap dancer'larla ilgili (kucak dansı yapan şu seksi hatunlar var ya, işte onlar) bir çalışma yapılmış. Biraz ön bilgi; kucak dansında hatuna dokunamazsınız, orasını burasını mıncıklamak yasaktır, sonrasında cinsel ilişki - en azında aynı mekan içinde- na mümkün. Hatun size sürtünür, önünüzde danseder, tahrik eder, siz de eli kolu bağlı oturursunuz. Bahşiş serbest; stratejik bulduğunuz bölgelere gönlünüzden kopanı sıkıştırırsınız. Hatunlar da bu "tip" lerden kazanır çoğunlukla.

Yapılan bu çalışmada, kucak dansı yapan kadınların ovülasyon dönemlerinde daha çok bahşiş kazandıkları ortaya çıkmış. Yumurtlama dönemindeki kadınlar bir vardiyada ortalama $335 dolar kazanırken, aynı kadınlar adet dönemlerinde $185 dolar kazanmışlar. İkisinin arasındaki dönemde de $260 dolar kazanmışlar. Ben çok ilginç buldum açıkçası. Hamile kalmaya en uygun zamanda kadınlar bir şekilde erkeklerin dokunmasa bile algılayabildiği bir koku salgılıyor, ve bu da lap dancer'ların aldıkları bahşişi etkiliyor. Aradaki fark neredeyse iki misli.

İkna olmadınız mı?

Peki.

Bir başka çalışmada, kadınlara iki farklı dönemde tişörtler giydiriliyor. Biri, yumurtlama döneminde arka arkaya 3 gün, bir diğeri de diğer zamanlarda. Tişörtleri koklayan erkekler, kadınların yumurtlama dönemlerinde giydiklerini diğer dönemde giydiklerine göre açık ara "çekici ve seksi" buluyor. Üstelik, giyilen tişörtler 1 hafta boyunca oda sıcaklığında bekletilse bile  bu açık ara öndelik değişmiyor. Yumurtlama dönemindeki bu kokuyu sadece ter olarak algılamayın. Kuku salgıları bu dönemde "copulin" denen bir feromen içeriyormuş. Yani kukunuz o dönemde reklam yapmaya, davetkar olmaya programlanmış hanımlar, bir nevi "sev beni" propagandası.

Sonuç; kadınlar üremeye en elverişli oldukları zamanları kokularıyla erkeğe söylüyor, ve de erkek bunu çekici buluyor. Kadınlara önerim -eğer sevgili arıyorsanız- yumurtlama döneminizde parfüm kullanmadan şöyle bir ortalıkta salının, gözünüze kestirdiğiniz kişinin dikkatini  çekme şansınız daha yüksek bu dönemde.

Yazı başlayacak birazdan.

Feromonlara geri dönelim. Her insan bu feromonları yaysa da, herkes herkesin feromonundan hoşlanmayabilir. Yapılan bir başka çalışmada -linkini kaydetmiştim, bulamadım yazarken- heteroseksüel erkeklerin eşcinsel erkeklerin kokusunu itici bulduğu -tersi de aynı şekilde- ortaya çıkmış. Hetero erkekler, yumurtlama dönemindeki hatunların feromonlarını kokladığında beyinlerindeki hipotalamus bölgesi - ki kendisi birçok işinin yanısıra aganigi işlere de bakmakla mükelleftir - ışıl ışıl yanıyormuş. Bu ışıldama durumu PET cihazıyla görüntülenmiş. İlginç sonuçlardan biri, lezbiyen kadınlar hem heteroseksüel erkeklerin hem de lezbiyen kadınların feromonlarını çekici bulmuş. Buradan da, her lezbiyenin potansiyel bir straight olduğu sonucu çıkartılabilir belki, yeter ki sevmesini bilen feromonu münasip bir hetero bulsunlar.

Konu cinsel cezbedicilik olunca, ki bu da istisnasız her erkeğin ve kadının ilgisini çektiğinden, devreye kapitalizm de giriyor haliyle. Bir feromen olmayan fakat benzer kokan bir sentetik molekül icat etmiş gavur; iso E Super. Hem kadının hem de erkeğin "hoş" bulduğu, çiçeğimsi, amberimsi kokan bir molekül. Parfümlerde ve sabunlarda sıklıkla kullanılıyor. Eklendiği diğer kokulardaki çiçeğimsi notaların altını çizen, parfümün "kadifemsiliğini" arttıran bir madde.

Bir dönemin meşhur -ben pek tutmazdım- fahrenheit'ında, lancome'nin tresor'unda, cartier'in deklaration'ında, shisedo'nun feminite'sinde yüksek oranlarda bulunuyormuş. Bir de adamın biri tamemen iso E super'den oluşan bir parfüm çıkarmış "Molecule 01" diye. Internet'ten aradığımda unisex bir parfüm olduğunu anlıyorum, kullanan varsa fikrini beyan etse de ne menem birşey olduğu konusunda fikrimiz olsa.

Yazı başladı.

Yukarıdakilerin hepsini atlayıp buradan okumaya başlasanız da olur aslında, merak ettiğim ve bulduğum bilgileri paylaşayım istedim. "Buradan başlasanız da olur"u bilmek için buraya kadar okumak gerekiyor gerçi ama n'apalım. O da sizin sorununuz, beni bağlamıyor.

Ben parfüm kullanmıyorum normalde, bir tek yazın, o da sıcaklarla aram pek iyi olmadığından hafif bir koku sürünüyoruz işte. Kadınlar kozmetik konusunda genellikle ipin ucunu kaçırmakta pek mahirler. Çiçekli ve belli belirsiz kokan parfümlerden hoşlanıyorum genellikle, ama bu "belli belirsiz" noktasını geçen hiçbir parfüm bana çekici gelmiyor. Hatta itici buluyorum. "Belli belirsizin" ölçüsü ne derseniz, belli belirsiz işte. Vücut ısınıza göre bazen duyuluyor, bazen duyulmuyor.

Hadi kokusunu beğenip bir parfümü kullanıyorsunuz diyelim, cazibenizi arttıracaksınız, sabahları birlikte uyanınca ne yapacağız? Ya da banyodan sonra? Ya da sevişirken? Buram buram parfüm kokan bir kadınla sevişmekten hiç hazzetmiyorum açıkçası. Yakınında bile olmak istemem. Temiz bir ter kokusunu, sabun kokusunu tercih ederim kesinlikle. "O senin zevkin" diyebilirsiniz, haklısınız, ama hiçbir erkeğin "ağır" parfüm kokulu bir kadınla halvet olmaktan hoşlanacağını zannetmiyorum. Sonunda sevişme ihtimali bulunan bir gece geçiriyorsanız, kesinlikle parfüm kullanmayın derim. Erkeğe de kadına da önerim budur. Karşınızdakinin vücut kokusundan hoşlanmama ihtimali varsa bunu ortaya çıkarmanın en kolay yolu hiçbir parfüm kullanmamak. Ama ya o koku hoşunuza giderse? O zaman kimse tutmasın bizi. Güzel kokulu bir boyun, güzel kokulu bir meme, güzel kokulu bir kuku. Öp hepsini koklaya koklaya, sonra dön bir daha öp. Öpme eyleminin çeşidi ve şiddeti size kalmış artık.

Kişiden kişiye göre değişiyordur belki, bilemeyeceğim, ama bir kadının kendine özel kokusunun en yoğun hissedildiği yer bence memeleri. Memelerin tam da vücutla birleştiği alt "kenarları" özellikle. Bir de uçları. Kokuya bir de "tadı" katmak lazım aslında, o da tamamlayıcısı çünkü. "Tat" konusunu pas geçeyim yoksa hakikaten bitemeyecek bu yazı. İkinci sırada da boynu var, kulak arkasından köprücük kemiklerine kadar olan kısımda her kadın kendi kokusunu salıyor. Eğer hoşa gittiyse, bu iki bölgede uzun zaman geçirmek gayet keyifli bir aktivite.

Kuku, yukarıda da yazdığım gibi, bazen kendi reklamını yaptığından, benim listemde üçüncü sırada geliyor. Tabii bundan, "daha az ihtimam gösterilebilir" gibi naif bir anlam çıkartmayın. Sadece, kadının özgün kokusu gögüste ve boyunda daha yoğundur diyorum.

Milyon çeşit koku var, benim favorilerimse lavanta ve sedir ağacı kokusu. Bu ikisinin kokusunu belli belirsiz duymaktan her zaman hoşlanıyorum. Bir de ıtır kokusu çok güzel geliyor bana, o da çocukluğumun hafızasından kalma herhalde.

Kadın kokusu isimli bir postada "Kadın Kokusu" filmini zikretmezsem çarpılırım. Orijinal adıyla "Scent of a Woman", görüp görebileceğiniz en güzel filmlerden biridir. İzlemediyseniz derhal bulup buluşturup izleyin. Dönüp ara ara izlemekten sıkılmadığım, harika diyalogları olan müthiş bir filmdir. Kör ve emekli bir askeri canlandıran Al Pacino tek oskarını bu filmdeki rolüyle kazandı. Al Pacino'yu tek oskarla geçiştiren zihniyeti kim takar orası da ayrı mevzu. Her neyse.

Konusunu hiç anlatmıyayım, belki izlememiş olanlarınız vardır, bulun ve izleyin. İzlediyseniz bir kez daha izleyin.

Tango sahnesi filmin en güzel bölümlerinden biri.



Çalan parça "Por una cabeza", at yarışı tutkusunu kadın tutkusuyla karşılaştıran bir kumarbazı anlatır. İspanyolca, "kafa farkıyla" demekmiş.

Bitti.

Read more...

Şaplak

Nerde lan benim klavyem!

Yazasım geldi a.q.

Ufak ufak haberlerini almaya başladım senin cemaat, afferim, yavaş yavaş hizaya geliyorsun. Lan o'lum şu dünyaya bir kere geliyoruz zaten, onun da tadını çıkarmak lazım de mi. Biri mail atmış Evli abime, "zina günahtır" demiş, ben de sordum "abi cehennemlik miyiz biz hakkaten" diye. "Cennet cehennem yoksa, biz öldüğümüzde zaten bunun farkında olmayacağız, o yüzden sorun yok, yok varsa ve cehennemliksek, bütün keyif ehli orada olacağından keyfe devam ederiz, haliyle gene sorun yok, yok hepimiz cennete gideceksek, göt korkusuyla dünyada kendine eziyet edip nefsine hakim olanlarla daşşak geçeriz, sen keyfine bak Cevat'cığım" dedi. "Abi emin misin, bak siki tutmayalım sonra" dedim, "sen onu boşver de köftenin marinasyonuna bir dahakine daha az balsamik koyalım" dedi. Ben ne diyorum, o ne diyor.

Geçen akşam bir ziyaret edeyim dedim aksaray'ı, biraz gözümüz gönlümüz açılsın, bayramlaşırız, belki harçlık veririm falan diye. Kızlar bildiğin gibi gözüm, ellerinden öper hepsi. Hatun seçiminde de sana önerilerim olacak demiştim daha önce, onu arzedeyim yeri gelmişken. Bir kere çok süslü, aşırı frapan, çok havalı tiplere bulaşma gözüm. Tamam ambalaj önemlidir de, bunların bir kısmı sadece ambalajdan ibarettir. Hızlı hızlı "davay davay" diye diye seks yaparlar. Hiç tadı tuzu olmaz onun da. Ben sana, kendini çok gözüne gözüne sokmayan hatunlara bakmanı öneririm. Asıl potansiyel bunlardadır. Gerçek hayatta da öyle gözüm, bakıyorsun hatunun giyime kuşama endama, diyorsun bu canavar gibidir, çıkıyor tıs. Böyle kendi halinde takılan ne cevherler var.

Bunca yılın zamparasıyım, ben bile bazen yanılıyorum gözüm. Geçen Sasha'ya soruyorum, o var mı bu var mı diye, yok dedi gene hiçbirine, tam başkasını arayayım diye düşünürken "ben sana fıstık gibi bir hatun göndericem Cevat, yeni geldi" dedi.

Hatun geldi, hayret, gayet güzel giyinmiş, hiç rüküşlüğü yok, mini etek yok, ama böyle şık bir tek parça elbise giymiş, makyaj abartılmamış. Yüz, vücut yerinde, deep french kiss felan çok hevesli, bir de striptize başladı ki sorma. Öyle her hatun yapmaz bunu kendiliğinden, kalite düştü zaten son zamanlarda iyice. Dedim "ulan Cevat yaşadın, ne güreş tutulur bununla". Hatun tam oral çalışmalara başlayacak, geçirdi kapşonu bana, dedim ulan iki öpeceksin seveceksin şunun şurasında kapşona daha var, nuh dedi peygamber demedi. E benim de prensiplerim var gözüm, gönderdik mecburen. Hevesim nasıl kursağımda kaldı bir bilsen cemaat! O saatte başka hatun da kalmamış, herkes yapmış rezervasyonunu, el elde kaldık böyle bayrak direği gibi.

Sen sen ol dış görünüşe çok aldanma gözüm.

Yazarken aklıma geldi şimdi, epey oluyor, böyle büyük, güzel popolu bir hatunla halvet haldeyiz. Pozisyonlardan doggy. İstim üstündeyim, önümde böyle süt gibi, yuvarlak bir popoyu bulunca veriyorum şaplağı veriyorum şaplağı. Canı yandı herhalde, tam kendimi kaptırmış giderken hatun döndü tokadı aşketti suratıma.

Çok abartmamak lazım bu şaplak işini cemaat.

Read more...

  © Blogger template Shush by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP