babasının oğlu

- Bu çok güzelmiş baba!
- Evet, bu çok güzeldir babacığım.

Ne zaman kendi babamı hatırlatacak birşey olsa, köşelere sıkışıyorum. Ağır geliyorum kendime. En çok da, babalar günü koyuyor bana. "Babalar günün kutlu olsun baba" deyip boynuma sarılıyor oğlan. Birkaç kez de, "senin baban yok mu baba" diye sormuştu. Öyle ya, annesinin babası olup da babasının babası olmayınca, meraklanıyor çocuk. Aslında gördü. Fakat hatırlayamayacak kadar küçükken. Yutkunuyorum. "Öldü", diyemiyorum. Yemiyor. Telefonunu da silemedim telefonumdan. Her babalar gününde, babasız kalmış olmanın babasını yemişliğimle, kalıveriyorum. Kestim.

Çocukluğumdan beri müzik dinlemek, en sevdiğim işlerden biri oldu hayatımda. Bazen buna uzun aralar vermek durumunda kaldım ama, bulduğum her fırsatta severek yaptım. Küçüklüğümün kulağında kalan bağlama ve akordeon tınıları, biraz büyüdüğümde yerini elektro gitarlara, bas gitarlara bıraktı. Bir odaya kapanıp, tek bir nota dizisini doğru ve temiz basabilmek için harcadığım uzun saatler oldu bir dönem. Bazen tek başıma çalıştım, bazen de benim gibi zibidilerle. Zibidi diyorum, çünkü kılık ve kıyafetimiz o döneme uygunduysa da, babamın yakıştırdığı terim buydu. Türkü ve sanat müziği haricinde bir müzik türü dinlediğine nadiren rastladığım babam, gene de hiç karışmadı bu durumuma.


O dönem, istediğiniz herhangi bir müzik türünün tüm kayıtlarına, notalarına, sözlerine erişmek bugünkü gibi çok kolay değildi. Şimdi adını tam hatırlayamadığım, Ankara Kızılay'daki feşmekan pasajındaki Hayri'ye gider, yeni çıkan rock ve metal albümlerini çeker, sözlerini, notalarını fotokopi ederdik. Sonra da birkaç zibidi olarak mütevazi bir öğrenci evinde çalmaya çalışırdık o fotokopileri. Gitarlarımız da dandikti ama olsun. Hevesimiz vardı. Bir dönem o kadar çok çalıştım ki, çalabildiğimi düşündüklerime bakarak, ileride bir rock sanatçısı olacağımdan neredeyse emin olmaya başlamıştım. Olmayınca olmuyor değil de, kapasiteyle beklentiyi eşleştirmekte henüz toy olduğum zamanlar diyelim. Bir ara, bu rock sanatçısı olma sevdamdan vazgeçtim. Böylelikle, rock kültürünün gelişmesine kendimce katkıda bulundum. Büyük bir kayıp da değildim zaten bencileyin.

Yazın, odamın duvarına Jimi Hendrix ve Manowar posterlerini astığımda, babam ilk belirgin itirazını yaptı; "dinlediğin müzik bu kılıksızların mı?". Hakikaten kılıksızlardı. Olsun. Ben de zibidiydim nasılsa. Zaman içinde müzik zevkim, sadece rock metal değil de, bencileyin iyi müzik olarak değişti. Aynısını, oğluma da aşılamaya çalışıyorum.

Severek dinlediğim ilk klasik müzik parçası, Beethoven'in Ayışığı sonatıydı. İlk dinlediğimde, başa sarmıştım bir kez daha dinlemek için. Sonra bir daha sarmıştım. Hem matematik gibi gelmişti bana, hem de olağanüstü bir ruh hali. Bu sonatı defalarca dinlediğim bir gün, babam geldi odaya. Oturdu. Dinledi. Dinledi. Bittiğinde, "güzelmiş" deyip kalktı. Bu sahne daha sonraları da tekrarlandı birçok kez. Ya odama geldi, ya da  aşağıdan, "aç sesini" diye bağırdı.

Oğlanla ciddi bir müzik arşivimiz var. Bazen oturup birkaç saat cd'leri karıştırıyoruz. Karıştırırken de, rastgele seçip dinliyoruz. Albüm kapaklarına bakıp kendisi seçiyor. Ben karışmıyorum. Klasikler bir yerde, türküler bir yerde, metalciler bir yerde, diğerleri kendi yerlerinde. Ayışığı sonatını ilk kez dinlediğinde,  -müzik edevatlarının yanında bağdaş kurmuş karşılıklı oturuyorken-, sessizce dinledi. Bittiğinde, benden tekrar çalmamı istedi. Tekrar bittiğinde, "bu çok güzelmiş baba" dedi. "Evet, bu çok güzeldir babacığım" diyebildim. Bayıldım bu duruma. Hem de köşelere sıkıştım gene.

Babasının oğlu.

Read more...

30 Saatlik Koma: Tahrik, Fantezi... Yok Yok Teyyare

Her şey önce 30 saat ile başladı. Sonra... biraz kafa karışıklığı girdi devreye. Uykuda sorun çekerken bir yandan da bir türlü gecenin olmayışı, sürekli bir gündüz yaşamak... Tekrar bir kafa karışıklığı... Teyyareye binmiş olduğunu unutmak ve kendini trende gibi hissetmek... Sonra sürekli uyumak ve uyumak... Hostes'in gelip seni dürtmesi ve "we just arrived M'am" demesi. Hostes mi dedim hemşire...Teyyare dediğim ise hastane.
Hostes fantazisi yaygın bir durum sanıyorum, hemşire fantezisinde olduğu gibi (kimse alınmasın valla, bana öyle söylendi ki gayet de normal). Bu durum ancak sürekli hemşire ya da hosteslere maruz kalınca değişebiliyor. Geçenlerde hastanede çalışan bir arkadaşımla konuşuyordum. Dedi ki "Yeminle bıktım Diyar hemşire görmekten. Her gün aynı kıyafetler, aynı yüz ifadesi, aynı tip saç..." Sonra ekledi, "hasbelkader bir kaç değişik tip çıkıyor içlerinden. Onlara karşı fantezilerimiz hala sürüyor ama diğerleri..." Aynı durum hostesler için de geçerli bence. Havaalanında çalışıyorsanız ya da pilotsanız bile prototip insan görmekten sıkılırsınız. Hostes hatunların kıyafetleri tamamen aynı... Saçlar benzer... Makyaj şekli benzer... Yüzlerinde o yalan güleç ifade ile "günaydın, nasılsınız, ne alırdınız?" soruları... Mekanik bütün bunlar.
Fantezi garip bir durum... Bir gün varken yarın yok olabiliyor. Bkz. Doktor oldunuz, hava alanında çalışmaya başladınız, yok efendim pilot oldunuz... Her gün aynı tip hatunları götür götür nereye kadar. Ya da her gün aynı tiplere bakmaktan yıkılır artık fantezileriniz. Katılıyorum. Bir kere göz zevkine hitap etmemeye başlıyor. Aynı durum kadınlarda da vardır eminim ama şu anda nedense kafam pek kadınların tahrik olabileceği ya da fantezi objesi haline getirebileceği erkek görüntüsüne çalışmıyor.
Tekrar bir kafa karışıklığı... Yorgunluk... Kadınların tahrik olacağı durumlar? Bir saniye... Bir sigara yakmam gerekiyor. Beklemeniz gerekecek... 30 saatlik uçuş... Hiç sigara içemediğini hatırlamak. Bu garip ülkede her şey yasak anasını satayım.. Erkekler konuşurken iki adım geri atıyorlar, dava açılır alimallah, evdekine nasıl hesap veririz sonra diye korktuklarından.. Neyse evet... tahrik ve kadın ve sigara...
Hiçbir zaman üniforma takıntım olmadı. Asker ya da general ya da astsubay, ot bok ilgimi çekmedi. Salt tahrik olmaysa amaç sanırım en çok ilgimi çeken durum basit bir t-shirt giymiş erkeğin kol kasları ile kürek kemikleri ve sırtı oluyor... Pehh... Ne saçma diyorsun sanırım. Ama öyle.. Sevişirken mesela karşımdaki insanın kaslarını gördüğüm anda daha fazla tahrik olduğumu söyleyebilirim. (Burada bahsettiğim kas ölçütü kesinlikle body'e gidilerek yapılan değil. Basketbol, yüzme ve bilumum spor dallarımızı edebiyle yapan bir erkek dururken niye 50 kilo kaldırılarak aynaya bakan bir erkekle yatayım. Yok yatmam) Düzenli spor yapan bir erkek gibisi yok.... Hmm evet tahrik... Geçenlerde eski erkek arkadaşımla konuşuyordum kameradan doğru. Kendisi bir ecnebi... Kamerayı açtığım anda karşımda belden yukarısı çıplak eski erkek arkadaşımı görünce sanırım gözlerim fal taşı gibi açılmış (buna uzun bir süredir düzenli seks yaşamım olmamasını da eklersek gözlerimin ne kadar açıldığını tahmin edebilirsiniz):
-Senin yaptığın haksızlık ama. Ne bu böyle çıplak bir şekilde karşımdasın.
+Eşitlik istiyorsan sen de çıkarabilirsin Diyar?
Cybersex insanı pek olmadım. Bana göre değil. Karşımda bir insan düşünemiyorum ki bana komut versin:
-Hadi şimdi de o göğüslerini görmek istiyorum.
(Ve Diyar açar)
- Hmmm evet çok güzel... Peki, kendinle oynar mısın... Sesini duymak istiyorum...
(Diyar oynar)
Yok böyle bir şey. Yapay olan şeylere karşıyım sanırım. Anlık gelişmeler olabilir. Telefondan doğru dirty talk olabilir. Bunlar bir yere kadar kabulüm evet ama karşıda bir adam, fiziksel olarak ortamda yok ve tatmin etmeye çalışıyorsun. Tekrar söyleyeyim yok böyle bir şey.
Uykum geliyor yavaş yavaş... Neydi? Uçakta bir rüya gördüm. Uçak değil teyyare. Sigarayı da söndürdüm. Tatmin, tahrik, sigara ve erkekler... Evet şimdi hatırladım...Rüyayı ben görmedim başkası gördü. Ben sadece o rüyanın içindeydim. Kafam karıştı... 30 saatlik teyyare demiş miydim?
Uçakta bir adam. Rüyasında da uçakta. Sonra battaniye istiyor üstünü örtmek için. Rüyada istiyor. Uçak da buz gibiydi... Kıçım dondu. Neyse... Adamın yanında ben varım. Battaniyenin altına giriyorum. Biraz oynaşma... Sanırım oral seks yapıyorum adama... Emin değilim, ona sormanız lazım. Hatırlamıyorum. Hostes geliyor: "Pardon ama bunu yapamazsınız" diye azarlıyor... Battaniyenin altından kafamı çıkartıp "herkes kendi işine baksın" diyorum. Ve tekrar kapatıyorum üstümü... Evet böyle oluyor... Ya da oluyormuş... Tam emin değilim. 30 saat ve bir teyyare ve tatmin... Uçak fantezisi gerçekleşmiş oluyor rüyada... Bunu anlatan bir erkek. Artık tanımıyorum. Anlattığında tanıyordum. nefret dolu olduğum bir insan. İnsan mı dedim... Yok teyyare.
Günlerden cuma... Bilmediğim bir sokakta yürüyorum... Sokaktaki bir satıcı laf atıyor:
-How you doin sweety?
Bakmıyorum...yürümeye devam ediyorum...Tekrar:
- Ohh come on! It is a lovely day today! It is Friday. Put just a little bit of smile on your face!!
İster istemez gülümsüyorum.. Fark ediyor:
-Here it is! Here it is! It is that easy...
Karşıya geçtiğim anda uyanıyorum. Her şey 30 saatlik koma ile başladı. Sonra... biraz kafa karışıklığı girdi devreye. Koma mı dedim yok yok teyyare.

Read more...

what if

- Burası neresi, neredeyim ben?
- Cehennemdesin!
- Aha şimdi siki tuttuk! Dediydim ben Evli abime. Sen kimsin peki?
- Senin zebanin
- Annem annem! Evli abim nerede, acilen görüşmem lazım kendisiyle
- Evli abin burada değil!
- Nası değil ya. Biz beraberdik. Bir bakıver gözünü seveyim Zebani abi.
- "Özünde iyi insan olduğundan gereğinin yapılması" notu var isminin altında. Burada yok. Olsa bilirim.
- Evli abim cennete gitti, ben de buraya mı düştüm yani? Niyekine?
- Zina damgası vurmuşlar adının üstüne, al bak! Bir de kadınlara şiddet uygulamak, nefsini kontrol edememek ve içkiden çarpıyı yemişsin.
- İyi de evli olan ben değildim ki, Evli abimdi. Hem o da yüzük bile takmazdı. Dini nikah da yapmadı. Belediye nikahı geçerli mi burada?
- Ben bilmem Cevat'ım iki gözüm, kim girer kim çıkara ben bakmıyorum. Gelenlere günaha özel cezaları uygulamakla mükellefim. Şiişt lan, betin benzin attı o'lum!
- Atar tabii. Hem gözüm benim lafım, kullanma lütfen.
- İzliyoruz o'lum biz sizi yukarıdan! Ne dediysen, ne düşündüysen, ne günah işlediysen tek tek yazılı burada. Bak, tarih 2010 haziran, ne yazıyor?
- Ne yazıyor?
- İki kadına aynı anda şiddet uygulamak, arka arkaya 3 kere zina, gag yoluyla hatunları boğmaya teşebbüs. Bir şişe de viski tüketmişsiniz.
- Ne var ki bunda?
- Nasıl ne var? O'lum sen bunların günah olduğunu bilmiyor musun lan? Size o kadar kitap gönderdik. Hepsinde de bunlar günah diye yazıyor, hiç okumadın mı ?
- Okudum da, sistemde mantıken hatalar var diye düşündüğümüzden sizin kitaplar fotokopiyle çoğaltılırken arada değişti gitti diye şeyettiydik biz Evli abimle? Yoksa ben inançlı insanım Zebani abi. İki gözüm önüme aksın. Beni yukarısıyla bir görüştürsen de durumu izah etsem. Kesin bana hak verip cennete alırlar beni de.
- Ne diycen meselea?
- Diycem ki,  ey güzel Allah'ım diycem, erkeği zikiş zokuştan zevk alır yaratmışsın diycem, o zevki yaşasın diye yoktan dar kukular var etmiş, 1,5 metre bacakların üstüne iri memeler koymuşsun diycem. O poponun dizaynına,  diri memelere hasta olacak şekilde tasarlamışsın bizi diycem.  Hem böyle hevesler ver, hem de bunları yarat, sonra da yasak de. Kitaplar  öyle yazıyor aslında ama, bana, "yürü ya Cevat" demiş olman daha mantıklı gibi geldiydi diycem. Nasıl? İnandırıcıyım bence.
- Lan o'lum "nefsine hakim ol" diye de mi birşey okumadın lan hiç? Hahah! Böyle mantık mı olur lan?
- Nesi mantıksız a.q.? Aç kedinin önüne sen koy ciğeri. Ondan sonra da yemek yasak de. Oluyor mu böyle a.q.? Hani ilahi adalet?
- A.q. 'lu falan konuşma benimle, takarım elimdekini kıçına!
- Abi o lafın gelişi. Küfür değil aslında. Şöyle gibi mesela, biri bana "n'aber Cevat?" dese, cevabım doğal bir "İyiyim a.q." olur. Mizacım böyle benim.
- Mizacını sikeyim senin!
- Bana küfürlü konuşma derken?
- Yok lan benim de hoşuma gidiyo aslında. Yukardan izlerken izlerken hoşuma gitmeye başladı.
- Abi niye mantıksız diyosun ya. En lezzettli şeyleri hem yaratıp hem yasak diyosunuz. Ya da zararlı yapıyosunuz. İçki güzel, Yasak. Zikiş zokuş güzel. Yasak. Grup seks, yasak. Ffm, yasak. Kuyruk yağı lezzetti. Zararlı. Kumar cezbedici. Yasak. İş mi şimdi bu sizinkisi?
- Tamam lan tamam, uzatma işte. Vardır bir bildiği ki yasak a.q.
- Cevap veremeyince kestirip atıyosun ama sen de Zebani abi.
- Elimdekini görüyor musun? Kolay giriyor, zor çıkıyor!
- Peki Zebani abi, ne cezası verilecek bana? Kaynar kazana mı atacaksın beni?
- Yok!
- Ohh !
- Kazanın altına odun niyetine sürmeyi düşünüyorum seni.
- ...
- Hahah! Şaka lan şaka!
- Abi bak gözünü seveyim dalga geçme, ortamda yeniyiz, abi dedik soruyoruz, sen de taşşak geçiyosun benimle. Ne yapacaksın bana?
- Senin karşında bir sürü latif hatun dans ederek soyunacak. Popolarını memelerini sürtecekler sana.
- Ohhş. Nesi ceza bunun?
- Çükünü keseceğim ama. Fakat çükün varmış gibi hissetmeye devam edeceksin. Hatunları arzulayacaksın, fakat bir halt gelmeyecek elinden. Hahahayt!
- Allah'tan reva mıdır bu yaptığınız.
- Reva ki yapma iznimiz var o'lum.
- Allah'ından bulasın Zebani abi. Peki başka? Dalga geçmek yok ama bu sefer.
- Bak şuradakiler de senin gibi olanlar. Evlenip başka hatunlarla da keyif çatanlar.
- Baya kalabalıkmışız. Ben biliyordum zaten çok olduğumuzu.
- Cehennemin yarı nüfusu sizsiniz lan! Fazla mesai yapmak zorunda kalıyoruz sizin yüzünüzden. Sizi onarlı gruplar halinde topluyoruz. Şu nehri gördün mü?
- Gördüm.
- Hah işte, birbirinizin kıçına, ne diyordun sen, hah zamazingo, zamagingoları sokup daire oluştururarak karşıya geçmeniz gerekiyor. Çükler ıslanmayacak ama, çükünü çıkaranı kaynar kazana atıyoruz. Geçerseniz geçersiniz.
- İbnelik yapalım diyorsun yani. Yav abicim, ben hayatım boyunca kadınları sevdim. Böyle ceza mı olur allahaşkına yav.
- Bizde böyle, yaparken düşünseydiniz.
- Abi hiç değilse ben en arkada olsam da tek sıra halinde geçsek?
- Çükler ıslanmayacak o'lum. En öndekininkini ne yapacağız?
- Onu da sana sokarız?
- Lan!
- Şaka len şaka!
- Doğru konuş, takarım elimdekini.
- Peki Zebani abi, birşey diycem?
- De bakalım a.q.
- Hahahh. Sen kapmışsın bu küfür işini. Aslında küfür değil di mi.
- Uzatma lan!
- Şimdi  biz bu arkadaşlarla aramızda toplanıp bir dilekçe yazsak, desek ki; "ey güzel Allah'ım. Sen içkiyi yasak ediyorsun, başka hatunları yasak ediyorsun, bunlardan uzak durursak cenneti vaadediyorsun. Fakat cennette de şol ırmaktan akan şaraplar, envai çeşit huriler var diyosun. Ne iş? Bütün suçumuz bunları ölmeden önce de yapıyor olmamız olamaz. Konunun zevkli olduğunu bunları vaat ettiğine göre sen de biliyorsun,  gel bizi affet desek"? Bence gene inandırıcıyım.
- Beni bu işlere sokma Cevat, duyuyorlar, biliyorlar diyorum sana herşeyi.
- Bence şu yüzden böyle tasarlamış olabilir Zebani abi; şimdi bu işler zevksiz olsa kimse yapmaz zaten. Kötü, çekici olacak ki, yapılacak. Kuyruk yağlı bulgur pilavını biliyo musun abi sen? Parmaklarını yersin abicim. Fakat zararlı. Zikiş zokuş da öyle. Fakat o da yasak.  Bence bize bir akıl vermiş, hakkaten vermiş, bakıyor her birimize hangisini seçecek bu kulum diye. Canı sıkılmıyor böylece. Eğleniyor bizimle anlayacağın.
- Yorum yok Cevat.
- Peki Zebani abi. Biz komple ebediyen burada kalıcı mıyız, yoksa cezamız bitince bizi cennete alacaklar mı?
- Günahı az olan var, çok olan var. Kesinlikle affedilmeyecek günahlar da var ama, herkes günahlarının cezasını çektikten sonra cennete gidiyor.
- Peki abi, son bir soru daha.
- Sor a.q.
- Hahah!
- Soracaksan sor ulan, işim gücüm var!
- Cennetteki huriler rus mu olacak, yoksa türk mü olacak abi?
- Siktir git lan! Geç sırana. Bitmiyor herifin lafı a.q.

- hişşt Cevat! uyan lan,  uyan!

Read more...

comfort zone

#
Profesyonel çalışma hayatımda bir 20 yılı devirdim geçenlerde. Devirdiğim gün, "yeter" dedim. Patron oldum. Maiyetimde, bir tek ben varım şimdilik. Çaycı da benim, aşçı da, sekreter de, yönetici de, çalışan da. Olsun, bu da bir başlangıç.

Anılarımı yazacak değilim tabii, nihayetinde kıçındırık birkaç şirketle, kıçındırık olmayan birkaç başka şirkette çalıştım bugüne kadar. Adım Muhtar Kent ya da Larry Ellison da olmadığına göre, kitap yazmaya yeltensem kimse almaz o kitabı. Fakat burada paylaşabilirim. 20 yılda profesyonel anlamda kendimce biriktirdiklerimi, arasıra yazmayı planlıyorum. Beğenen okur, beğenmeyen okumaz, napalım. Okunuyor olmaktan çok, yazabiliyor olmak önemli benim için. Okunmazsam hiç önemi yok diyemeyeceğim ama, yazıyor olmayı daha çok önemsiyorum. Sıkıcı bulabilirsiniz, olabilir, gocunmam. Dediğim gibi, yazıyor olmayı daha çok önemsiyorum.

#

Profesyonel olarak çalıştığınız yerdeki memnuniyetinizi etkileyecek birçok faktör olsa da, tek bir tanesi, diğer tüm şartlar ne kadar iyi ya da ne kadar kötü olursa olsun, çalışma hayatınızı size zindan eder, ya da cennete çevirir; tepenizdeki adam, yani yöneticiniz. Uzun süre, çalıştığım işin gereği olarak, başka şirketlerin farklı kademelerinden birçok yöneticiyle çalıştım. Bazılarıyla uzun, bazılarıyla kısa çalıştım. Kimisi hakikaten yöneticiydi, kimisi sadece bozuntusuydu.

Diyelim bir şirkette çalışıyorsunuz, adımız Ayşe olsun, Ayşe'nin rapor ettiği bir de üstü olsun, adına da Ali diyelim. Ali, görev tanımı gereği, Ayşe'nin yaptıklarının ve yapmadıklarının kalitesinden sorumludur.  Ayşe, Ali'nin yaptıklarından etkilenir, fakat bunlardan sorumlu değildir.

Ali'nin iyi bildiği ve içinde oynamayı iyi becerdiği alan Ali'nin comfort zone'u olsun. Ayşe'nin iyi bildiği ve içinde oynamayı iyi becerdiği alan da Ayşe'nin comfort zone'u olsun. Ali, eğer tepeden inme bir yönetici  olarak gelmediyse, genellikle Ayşe'nin comfort zone'unun içinde ne olduğunu, nasıl olduğunu bilir. Fakat Ayşe, Ali'nin comfort zonunu tam bilmez, oynamayı da -henüz- beceremez.

Aç parantez
Klasik yönetici hastalıklarından birisi, altındakilerin her yaptığının ıncığını cıncığını sorgulamaktır. Amaç genellikle, "ben bunları en az sizin kadar iyi biliyorum'u" altındakilere göstererek kişisel egoyu tatmin etmektir. Altınızdakilerin yaptığı işlerin sonuçlarından memnunsanız, ıncık cıncık sorgulamayı bırakın. Yok değilseniz, yönlendirin. Yöneticinin herşeyi bilmesi gerekmez. Fakat sonucunu ölçmeyi bilebilmelidir.
Kapa parantez

Ali, eğer adam yetiştirmek, kendisine kendini geliştirecek başka işler, alanlar yaratmak amacındaysa, Ayşe'yi kendi comfort zone'una doğru çekmeli, iki zone arasında gri alan yaratmalıdır. Eğer Ayşe, Ali'nin yarattığı gri alana girebilecek ve içinde oynayabilecek yeteneğe sahip olduğunu gösterirse, Ali, yarattığı gri alandan çekilmeli, bu alanı Ayşe'ye bırakmalıdır. Ali de, çekildiği gri alandan kazandığı zamanı, kendi comfort zone'unu yukarıya doğru geliştirmek için kullanmalıdır. İş yerinde profesyonel gelişimin temeli özetle budur.  Yöneticiniz size birşeyler öğretir, yönlendirir, daha önce kendisinin yaptığı bu işleri size devreder, kendisi de başka şeyler öğrenmeye çalışır. Bu dediklerimin yeni birşey olduğunu zannetmiyorum. Anlatmaya çalıştığım şey -daha doğru terimlerle- yönetim kitaplarında veya literatürde mutlaka vardır. Ben gri alan dedim, siz koçluk veya başka birşey de diyebilirsiniz. Farketmez. Sonuçta profesyonel gelişim bunu içerir.

Ali, gri alandan çekilirken, Ayşe'nin bu alanı doldurabildiğinden emin olmalıdır. Gri alandaki işlere girmeye çalışan Ayşe başta biraz zorlanacaktır, fakat Ali bu konuda Ayşe'ye öncelik tanır, hata yapmasına izin verir, kontrol eder ve yönlendirirse, Ayşe bir süre sonra bunları en az Ali kadar iyi yapmaya başlar. Ali de rahata erer, başka işlerle uğraşır.

Akla mantığa son derece uygun olan bu teori pratikte bu kadar kolay çalışmaz. Gri alandaki işleri yapma önceliği, normalde Ali'nindir. Ayşe, bu alanı kendi çabasıyla öğrenmeye kalksa bile, Ali bu işleri kendisi yapmaya kararlıysa, Ayşe'ye bu alanda fazla hareket sahası kalmaz. Yöneticiniz size gri alanda iş vermiyorsa, bu alanda yapabileceğinizi düşündüğünüz işlere talip olabilirsiniz. Hatta olun. Fakat Ali, "hayır kardeşim, bu işleri ben yapıyorum, sen kendi işine bak" derse, Ayşe'nin yapacak fazla birşeyi kalmaz.

Tabii bu durumda insanın aklına şu geliyor: Ali nasıl bir manyak ki, yapabileceğini göstermeye çalışan, gayret eden, talep eden astına bu işleri devretmiyor. Burada birkaç faktör devreye giriyor; Ali, sadece kendisinin yapabildiğine  inandığı işleri Ayşe'ye vermekten çekinir. "Ohh ne güzel bana gelişmek için fırsat yaratıyor bu Ayşe" diyeceği yerde, Ayşe'nin ileride kendisine rakip olmasından endişe eder. Eğer bu şekilde düşünen bir yöneticiyseniz, size önerim, gelişmek için kendi gri alanınızı yaratmanızdır. Ayşe'yi kafasından bastırmak yerine kafanızı yükseltmeyi tercih etmezseniz, Ayşe bir süre sonra sizin yaptıklarınızın çoğunu siz isteseniz de istemeseniz de yapabilmeye başlayacağından size ihtiyaç kalmaz, sorgulanmaya başlanırsınız.

Bir başka faktör, comfort zone'nun tanımının içerisindedir. İnsan bildiği ve iyi yaptığı işleri yapmaya devam etmekten hoşlanır. Nihayetinde yönetici de insadır ve zone'nunu çok sever. Kendisini kolaylıkla ve zahmetsizce gösterebileceği, kendi yöneticisine "bakın ben bu işleri süper yapabiliyorum" diyebileceği bir alandır. Ve bu yüzden, bu alandaki hiçbir işten kolay kolay vazgeçmez. Vazgeçerse, kendine başka gri alan bulmalıdır, bu da zorlanmayı gerektirdiğinden, işine gelmez.

Sonuçta, Ali, kendi iyi bildiği işleri yaparken, Ayşe'nin de yapabileceği işleri ona vermez, bunları en iyi kendisinin yaptığına inanır, vazgeçilmez adam olduğuna kendini ve çevresini inandırır, Ayşe, kendini yeterince geliştiremediğinden yakınmaya başlar, mutsuz olur. Ali, gri alana girmeye çalışan Ayşe'nin hatalarına tahammül göstermez, yönlendirmez, onun yapabileceği işleri de yapar. Bir süre sonra çok çalıştığından, kendisi olmasa işlerin yürümediğinden yakınır, astlarının işe yaramaz olduğunu dillendirmeye başlar.

İyi yönetici bu sebepten, az iş yapmayı, az çalışmayı becerebilen yöneticidir. Ben de çok çalışıyordum ama, benim sebeplerim başkaydı. Vallahi.

Read more...

iskender a la cevat

Muhterem cemaat!

N'aber? Beni soracak olursan, hiç iyi değilim gözüm. Yaz geldi millet tatile gidiyor, biz hala çalışta çalış a.q. Dedim Evli abime, abi dedim, etme dedim, salla başı al maaşı dedim, bak mis gibi maaşın her ay tıkırt banka hesabına yatıyor dedim, siktir et bu patron olma sevdasını dedim, çükümüz daşşağımıza denk böyle dedim, kendini düşünmüyorsan beni düşün dedim. Dinletemedim a.q. "Denemezsem içimde kalacak Cevat, bilgiyse bilgi, tecrübeyse tecrübe, akılsa akıl, networkse network, patron diye geçinenleri ben zkimde sallarım" dedi.  Ne oldu şimdi a.q? Eskiden 12 saat çalışıyorduk, şimdi 16 saat çalışıyoruz. Bu mu a.q. patronluk?

İt gibi çalıştırıyor beni afedersin. Arada bir "skerim patronluğunu" diyip cozutunca, "yavrum Cevat, sana Svetlana ve Valeri'yle üçlü yaptırıcam işleri kolaylayınca, çok konuşma, işine bak" diyor. Valeri dediğini ben sana tarif edeyim gözüm; böyle son derece yuvarlak figürlü, dd cup göğüsleri olan sarışın bir hatun. Oral alanda da ihtisas sahibi. O'lum var ya, görsen hasta olursun lan! O göğüsler var ya, böyle öyle bir sallanıyor ki interkors esnasında, hipnotize olup kendinden geçmezsen bana da Cevat demesinler. Bir nipılları var, traktör sibobu gibi valla. Şimdi bu ikisini birlikte hayal edince, direkt çadır kuruyorum ben lan. Pisa kulesi gibi oluyor zekerim. Benimki biraz sola çekiyor da, o bakımdan şeyettim analojiyi. Fakat gel gör ki, bitmiyor bu a. koduğumunun işleri. Buradan Evli abime sesleniyorum; "abicim, imanım gevredi a.q. çalışmaktan, biraz rahat ettirmezsen beni kayışlar kopacak, helak olup gidicem bak ona göre, demedi deme sonra".

Bir de sitem edicem; hani hatun götürmeyle ilgili maddi bilgileri ben verecektim bu blogta? Hani sen karışmayacaktın böyle şeylere? Baktım saymışsın barları geçen. Oldu mu şimdi? Ben ne anlatıcam a.q. sen bunlara da girersen? Madem öyle, ben de yemek tarifi veriyorum a.q.

Yaz cemaat, malzemeler;

- Bir kilo tek parça halinde doğranmamış antrikot ya da bonfile tarafından dana eti.
- Domates sosu için, bulabiliyorsan 2-3 tane çanakkale tarla domates. Kafam gibi  oluyor bunlar genelde. Nereden bulayım a.q. diyorsan, hazır satılan domates püresiyle bir miktar zalçayı hazır et.
- Tereyağ, pul biber, bir miktar yoğurt, bulabiliyorsan pide, bulamıyorsan herhangi bir ekmek de olur.

Yemek yapmayı bilmiyorsan öğren lan! Zevkli iştir bu. Denemeni tavsiye ederim. Hem hatunları etkilersin bak, işine yarar.

Yapılışı cemaat:

Eti buzluğa atacaksın önce. Buz tutacak et, kaskatı olacak. Donmuş eti buzluktan çıkar. Bir tane büyük ve kesin bir bıçak bul. Keskin olsun bıçağın, yoksa eti keseceğim derken nefes nefese kalırsın bak. Yek parça eti  keskin bıçak marifetiyle yongalar halinde keseceğiz ince ince gözüm. Bir ağaç dalının ucunu sivrilttiğini düşün.  Öyle keseceksin eti. Kestiğin parçaların büyüklüğünü kafana göre ayarla, 3-4 cm boyutlarında ve ince ince olursa daha iyi olur. Kestin mi etleri? Aferin. Şimdi yeterince büyük bir tavayı yüksek ateşin altına koy. Tava iycene kızdığında, boşalt etleri tavaya. Kızgın olacak bak tava, unutma, iycene aç altını da. Etler henüz donuk halde olduğundan acayip su salar önce. Panik olma lan! Normal birşey bu. Saldığı suları bir süre sonra da geri çeker. Suyunu çektiğinde, etin yağlılık durumuna göre bir miktar sıvı yağ ekleyebilirsin. Etleri kavurduk mu gözüm? Çok fazla kavurma ama bak. Kurumasın. Hazır mı? Aferin.

Şimdi, eğer eve attığın hatuna hava atacaksan, şu klasik, kapaklı metal sahanlardan edinmiş ol öncesinde, kayık gibi olanlardan. Hava atmaya değecek bir durum yoksa, normal tabak da kullanabilirsin. Bir başka tavada hafif kızarttığın pideyi -yoksa ekmeği- küçük dilimlere bölerek sahana diz. Üstüne etleri koy. Kapağını kapat, soğumasın.

Etleri kavurduğun tavada yüksek ateşte domates sosunu hazırla. Bildiğin domates sosu gözüm, taze domates kullanırsan daha iyi olur. Sosun akışkanlığını  düzenlemek için salça ekleyebilirsin. Biraz tuz, biraz karabiber, biraz da kimyon ekle. Baharatın azlığını çokluğunu sana bırakıyorum şekerim. Şöyle bir fokurdar duruma geldiğinde sos hazırdır. Sosu, sahandaki etlerin üzerine güzelcene dök. Kapağını kapat. Soğumasın.

Aynı tavada biraz tereyağı erit. Eridiğinde üzerine pul biber serpiştir. Kızmış tereyağ biberi yiyince şöyle bir köpürür. Panik olma lan! Bu da normal bir durum. Köpükler inmeden al. Sahanın içindeki nefasetin üstüne gezdirerek dök. Kapağını kapat.

Hatuna hava atılacak versiyonunu anlatayım ben sana, ama yok abi gerek yok diyorsan, bu kısmı pas geçebilirsin.

Sahanı, kapağı kapalı bir vaziyette önceden ısıtılmış fırına ver. 2-3 dakika dursa yeter. Bu işlem, sahanın kendisini de ısıtmak için sadece. Kapağı kapatmayı unutma, kurutursun etleri yoksa.

Kafi miktarda yek parça yoğurdu ufak bir kase içinde masaya koy. Sahanın kenarlarına birkaç tane taze çeri domates diz. İstersen, bir iki tane de sivri biber tavada çevrilip eklenebilir.

Masayı düzenle. Hatunu oturt. Hazırladığın nefaseti masaya getir. Getirirken bir bezle altından tutmayı unutma, yakarsın bak kendini. Kapağı havalı bir şekilde aç. Servisi yap. Tebrikleri kabul et. Alçakgönüllüymüş gibi davran.

Aferin sana  gözüm.

Read more...

chill out

Fi tarihinde, Ankara'da Tunalı Hilmi'de, Kuğulu Park'ın tam karşısındaki bir yerde oturmuş, biralarımızı yudumluyoruz iki arkadaş. Okulu bitirdiğimiz belli olmuş, kaldığımız iki kişilik yurt odasındaki eşyalarımızı toplamış, ertesi gün Fethiye'ye gitme planlarını yapmış, kutlama niyetine keyif çatıyoruz. 20'li yaşlarının başında, yırtıklığımız ve serseriliğe yatkınlığımız muhtemelen yüzümüzden okunıyor ama, özünde iyi çocuklarız. Genciz. Yakışıklıyız. Tığ gibiyiz. Falan.

Tünediğimiz bar tezgahına bir dirseğimizi dayamış, arada bir etraftaki 7/10 ve üzeri hatunları kesiyor, bir yandan da tatilde olabilecek potansiyel durumlar üzerine mütevazi planlar yapıyoruz. Malum bölgeye İngilizler'in fazlaca rağbet ettiği  malumatı üzerine, planın genel hatlarını, sülün cinsinden ingiliz kızlarla temaşa etmek, kendilerini abazalardan korumak, gerektiğinde rehberlik etmek, akşamları da güreş tutmak üzerine kurduk. Türk insanını, peki, erkeğini diyelim, doğru tanımalarına katkımız olsun istiyoruz. Böylece memlekete de faydamız dokunacak. Daha fazla turist -sülün olanlarından- gelecek. Falan. Bir de, her gece köpekler gibi içmeye niyetimiz var. Kurduğumuz plan hoşumuza gitti, birer bira daha söyledik.

Keyifle biralarımızı yudumlarken, ikimiz de aynı anda, barın girişinde beliren iki hatuna çevirdik bakışlarımızı. İçeriye girmekle girmemek arasında bir kararsızlık yaşıyor gibiydiler. Arkadaşın, elindeki arjantin bardağı tezgaha bırakmasıyla kapıda bitmesi bir oldu. Fakat -benden usta olmasın- usta çocuk. Son sürat gitmesine rağmen, ürkütmeden kızların önünde durdu, sonra da bir şeyler konuşmaya başladılar. Bilmem söylemeye gerek var mı, bu tür durumlarda, hızlı olmanız lazım. Siz kapmazsanız, başkası kapar. Kalırsınız öyle. Benim olduğum tarafa bakarak beni işaret etti arkadaş, ben de, en canayakın gülümsememle gülerek karşılık verdim. Kızları ikna etmeyi başarmış olmalı -adamım benim- bara doğru yöneldiler.

- Bana bak ulan, kızlar alman, sağımdaki benim, haliyle diğeri de senin oluyor.

Diğeri dediğini hızlıca süzdüm. Fena değildi. Kızları birlikte oturmaya ikna eden taraf olarak seçme önceliğine sahip olmasını doğal karşılayıp, itiraz etmedim. Arkadaşın "benim" dediği hatunun İngilizcesi iyi, benimkininki çat pat. Olsun. Hayat hikayemizi anlatmayacağız nasılsa. Kızlar, şimdi tam hatırklayamadığım alman-türk bilmem nesi için bir haftalığına Ankara'ya gelmişler, otelde kalıyorlarmış. Misafirperverliğimizi göstermek için, adında "spor kulübü" geçen, fakat spordan başka her amaca hizmet eden yakınlardaki bir kulübe gittik. Yemek yedikten sonra biraz eğlenelim, dans edelim, müzik dinleyelim derken, gayet samimi bir hava oluştu aramızda.


Aç, ara nağme

Bardan, ya da benzer mekanlardan hatun kaldırmak, biraz pratik ve tecrübe işidir. Nasıl davranacağınızı, ne konuşacağınızı bilmeniz gerekir. Spontan, sizi akıllı ve karizmatikmiş gibi gösteren bir davranış tarzını öğrenmenizi öneririm. Gibi diyorum, çünkü akıllı ve karizmatik olmanız şart da değildir. "Mış gibi" davranabiliyor olmak, kafidir. Fakat bu mış gibi yapabilme durumunuz, minimumda, hatunları kaldırmak için gerekli süreyi karşılayacak düzeyde olmalıdır. Yok ben zaten hem akıllı, hem de karizmatiğim diyorsanız, bu nağmeyi okumanıza gerek yok. Pas geçin.

Kapat, ara nağme. 

Şimdi bu kadar laf ettikten sonra, kızları götürdük, güreş tuttuk, istiklal marşını öğrettik falan dememi bekliyorsanız, çok beklersiniz. Olayın geri kalanı şöyle oldu; o gece kızları atacak bir arkadaş evi bulamadık, cebimizdeki toplam para, bizi fethiye'ye götürüp getirecek benzin parasına ve tatilde harcama ihtimalimiz olan kısma anca yeteceğinden, otele de gidemedik. Kızlar birlikte kalıyor olduğundan, aynı odada samimi iki arkadaş olarak grup seksin bizi bozacağına kanaat getirip, kendi ellerimizle kızları götürüp otellerine bıraktık.

İnsanın basiretinin bağlandığı, akla aykırı bir şekilde -peki tamam, sizin dediğiniz gibi olsun- salakça kararlar aldığı durumlar olabiliyor bazen. Şu an bunları yazarken bile hissettiğim pişmanlığı doğru aksettirebilecek miyim bilmiyorum ama, ertesi gün arabada giderken, pişmanlığımızı anlatacak çok fazla kelimemiz yoktu.

- Biz şimdi kızları kendi ellerimizle mi bıraktın lan otellerine?

Tespit yerinde ki, diğerimizin verecek cevabı yok.

- Yani şimdi kızlara, "kızlar bize verir misiniz" dedik, onlar da "evet veririz" dedikleri halde mi bıraktık ulan otellerine? Kendi ellerimizle bıraktık hem de değil mi? Öyle mi yaptık ulan?

O dönem, kendi vatandaşımız olan sevgililerimiz de vardı. Arkadaşınkini bilmem, ama benimki bana vermiyordu. Badana ihtisası yapıyorduk anca.

- Tamam ulan ne olduysa oldu, uzatma artık. Kimseye de söyleme böyle yaptığımızı, tefe koyarlar bizi.

Neyse ki Fethiye'de, planımızın ana hatlarından fazlaca sapmamayı başarabildik de, olayın acısını çabuk unuttuk.

Bu talihsiz olayın diğer kahramanı olan arkadaş, bir süre önce İstanbul'a geldi kısa bir ziyaret için. Epeydir görüşemiyoruz, biraz hasret giderelim, aradaki zamanda neler olduğundan konuşalım, hasbuhal edelim dedik. Benim kaşık düşmanı yurtdışında olduğundan, oğlanla da bara girmemiz pek mümkün görünmediğinden, başka bir şekilde buluşmak icap etti. Son 2-3 senedir her yaz başı organize edilen, fena da grupların katılmadığı bir festivalde buluşmaya karar verdik. İster yemek ye, ister bir köşeye çekil muhabbet et, ister yayılarak müzik dinle. Biraz sohbet, biraz yemek, biraz 7/10 ve üzeri hatunları kesmek, biraz müzik derken epey iyi vakit geçirdik.

Aç, ikinci ara nağme

Biraz önceki nağmeye istinaden bir şeyler daha yazayım. İstanbul'daki hemen hemen her bar, eğlence mekanı, hatun kaldırmak için yeterli potansiyele genel olarak sahiptir. Olay, sizde biter. Reddedilme korkusuyla kendinizi korkak alıştırmayın. Her reddedilişten ders çıkardığınız sürece, bunun bir önemi yoktur. Bugün olmaz, yarın olur. Planınıza sadık kalın, çizginizden sapmayın. Benim gençliğimde bu kadar mekan yoktu, varken de bende para yoktu, sürekli takılma şansımız olabilemiyordu. Şimdi hepsi iyi kötü var, bu sefer de zamanım yok. Paralı olmak derken eksik anlaşılmasın: Bu işler paraya bakmaz. Yani, fazla bakmaz. Tabi kapıda bir ferrari varsa, hatunlar da bunu gördüyse şansınız artar. Fakat öküzseniz, ferrari bile sizi kurtarmaz. En azından bazı hatunlarda bu böyledir. (Bazı kelimesinin yerine siz, dilediğiniz miktar belirten kelimeyi koyabilirsiniz. Ben, "bazı" demeyi seçtim). Olay tamamen sizin yeteneğinize kalmıştır. Akıllı ve karizmatik olun, hazırcevap olun, olmayı öğrenin. Hiçbiri yoksa, ki olabilir, mış gibi yapın.

Türk bir hatun ile yabancı bir hatunu kaldırmak için gerekli efor arasında genel olarak bir kaç misli fark vardır. İstisnalar varsa da, genel kabul budur. Türk hatunlar, kukularında pırlanta varmış gibi bir davranış tarzına girmeye genellikle meyilliler. Tabi bu dediklerim daha çok kendi neslim, onun bir altı ve bir üstü için geçerli. Yeni nesil kızların böyle olmadığını umud ediyorum.

Konuyu dağıtmayayım fazla, çenem düşüyor, İstanbul'daysanız Sıraselviler'deki Roxy'e, Nişantaşı'ndaki Reasürans  çarşısının altındaki barlara bir uğrayın. Gece 10'dan önce gitmenizi önermem. Bu ikisine sıklıkla yabancı hatunlar geliyor. Denemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bu bilginin güncelliğine fazla güvenmeyin yalnız. Bu adreslerdeki en son vukuatım 6 ay kadar önce oldu.

Kapat, ikinci ara nağme.

Festivale hatunları keselim diye gitmedik elbette. İlginç gruplar varmış, arkadaş da hoşlanırmış, ben de zaten gitmeyi düşünüyordum, tesadüf oldu. Aldım oğlanı da yanıma, gittik. Ortamla ilgili genel gözlemim şöyle; yeni nesil hatunların geneli fıstık gibi maşallah. Kesilmeyi hakediyorlar. Yeni nesil erkekler de fena değil gibi sanki davranış tarzı açısından. Fakat iki tarafın da bir kısmında genel bir defo var; görünüşe, kılık kıyafete olması gerekenden fazla önem addediyorlar. İyi, güzel giyinmek iyidir hoştur ama, kişiliğinizi ve davranış tarzınızı bunun üzerine kurmamanız gerekir. Giyim kuşamı bir yaşam tarzı olarak benimseyenleri -punklar, gotikler, emolar- anlayabildiğimi söyleyemem. İş yoksa, benim için dışarı kıyafeti dediğin, dik yakalı, kolları da bilek üstüne kadar sıvanmış, üstten iki düğmesi açık, yazsa etekleri de dışarıda bırakılmış kot üstü gömlekten ibaret. İş varsa da haliyle takım elbise. Her iki tarzı da seviyorum. Takım elbise insanı değilim ama, giymekten de hoşlanırım. Yazın açık renkleri, kışın da koyu renkleri tercih ediyorum kişisel olarak. Takı da kullanmam. Saati bile nadiren takıyorum.

Tiril tiril uçuşan etekli hatunları gördüğümüzde nasıl içimiz coşkuyla dolduysa, şu tüylü, süet midir nedir kısa çizmelerden giyen hatunları ve boya küplerini gördüğümüzde de bir o kadar buruştu yüzümüz. Bir kaç hatun da o havada naylon çorap giymişti ki, oğlana "git şunların kulağına pişik olursun de" diyesim geldi.

İkinci ara nağmeden sonra ortada anlattığım bir konu var mıydı unutmak üzereyim, bağlayayım: Yeni nesil hatunlar fıstık gibi maşallah.

Bir kaç metre önümüzde duran iki hatuna, ki yalnız oldukları her hallerinden belli idi, kendi cinsimden bir öküz musallat oldu. Kızların rahatsız oldukları her hallerinden belli, fakat adam da çok yapışkan. Biz bile, ilgilendirmiyor olmasına rağmen rahatsız olduk heriften. Arkadaşa, "naber kızlar" diye gidip tanıyormuş gibi yaparak kızları kurtarmasını önerdim -oğlan olmasa ben yapardım- , karısıyla yeni boşanmış arkadaş, "bir süre dişi sinekle bile muhatap olmak istemiyorum evli" dedi. Çocuğa kötü örnek olduğundan, bunun vebalinin büyüklüğünden bahsedecektim, uzatmamak için "peki, sen bilirsin" dedim.

Falan.

Read more...

  © Blogger template Shush by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP