Yazsam mı!
Son post'u 12 yıl önce atmışım. Yazdıklarıma ş'öle bi' baktım da ; enerjim ve vaktim varmış!
Son post'u 12 yıl önce atmışım. Yazdıklarıma ş'öle bi' baktım da ; enerjim ve vaktim varmış!
12 Eylül 1980 darbesinin olduğu dönemde, yani bencileyin henüz küçük bir çocukken, radyo ve televizyonda sürekli duymamızın etkisiyle olacak, favori oyunlarımızdan biri "mahkemecilik" oynamaktı. Amcaoğlunun hakim, teyzeoğlunun savcı, benim sanık, mahalleden bir kısım çocuğun da seyirci olarak bulunduğu mahkemenin sonucunda, bencileyin idama mahkum edildim. Cezam, evimizin bulunduğu kocaman bahçenin içindeki ceviz ağacına asılmam suretiyle infaz edildi. Beni astıkları ip boynumu çapraz kesmiş ve kopmuş, devamında bayılmışım. Ya da önce bayılmışım sonra ip kesmiş ve kopmuş, tam hatırlayamıyorum. Bu olayın dayağını hastaneden çıktıktan sonra yedim. Amcaoğlu ve teyzeoğlu ise, yedikleri "efsane" dayağın neticesi olacak, üniversitede hukuğu tercih etmediler.
Çok benzer bir zamanda, bu sefer sadece amcaoğluyla, komşulardan birinin bahçesine şimdi hangisiydi tam hatırlamıyorum ama muhtemelen erik veya elma çalmak üzere, izinsiz girdik. ( O zamanlar bizim bahçede yok yok idi.) Adamın elinde sopayla bizi kovalaması neticesi bizim panikle duvardan atlamamız, atlarken benim elimin duvardaki brikete takılması sonucu elimi kurtaramayarak yere ters düşmem, akabinde briketin duvardan ayrılarak tam gögsüme düşmesi sebebiyle yaklaşık 3 dakika kadar nefes alamadım.
Sünneti, amcaoğlu ve teyzeoğluyla birlikte olduk. Son ana kadar "aslanız biz, kaplanız biz" diye birbirimize cesaret veriyorken, sünnetçinin elindeki "v" şeklindeki makası görünce bende şafak attı. O dönem öyle uyuşturma anestezi falan da yok, basbaya canlı canlı kestirdik. Bacaklarımdan ikişer, kollarımdan ve başımdan birer olmak üzere cem'an 7 kişinin beni sıkı sıkıya tutmasına rağmen, herhalde ya ben hareket ettim, ya sünnetçinin beceriksizliği, kesmemesi gereken bir damarı azıcık kesti. Daha da kötüsü, azıcık kesilen damarın atar damar olduğu, her kalp atışıyla bir miktar kan kaybettiğim, bir süre sonra pansuman amacıyla yatağım açıldığında ortalığın kan gölüne dönmüş olmasıyla ortaya çıktı. 2 saat mesafedeki devlet hastanesinde acil tarafından ameliyata alınmak üzere arabaya bindirildim. Ertesi gün hastane yatağında gözlerimi açtığımda, babam sevincinden ağladı.
(Aç parantez; sünnetçi sadece damarı kesmekle kalmadı, düzgün kesmesi gerekeni düzgün de kesemedi. Cesametinden ve işlevinden yana sıkıntım yok ama, düz olması gerekirken tam düz değil, ucuna doğru sola çekiyor. Kapa parantez.)
Tüm kabiliyetsizliğimle su kayağı öğrenirken, kayaklardan önce biri, sonra diğeri ayağımdan çıktı, birkaç yalpa vurarak suya gömüldüm. Sudan başımı çıkardığımda arkadan hızla gelen kayaklardan biri şiddetli bir şekilde yüzüme çarptı. Kendimden geçmiş dibe doğru gidiyorken, kurtarıldım.
Bunların yanısıra düşmek ve çarpmak suretiyle diye özetleyebileceğim, esasen kızlara hava atmak fikriyle yaptığım birkaç aktivite sonucunda muhtelif yerlerimi de birkaç kez kırdım.
Özetle, hasbelkader yaşıyorum.
Oğlumu, doğduktan iki gün sonra sünnet ettirmeye doktoru tarafından ikna edildim. Acı çekmeyeceği, çok çabuk iyileşeceği, olabilecek muhtemel pipi kaynaklı çocuk sorunları yaşamayacağı gibi geçerli argümanlar karşısında, "peki" dedim.
Tüysüz bir battaniyeye sarılı vaziyette ve ağzında emzikle ameliyathanenin kapısında doktora teslim ettim. Endişem yüzüme yansımış olacak, niye sünnet ettirmem ve niye endişe etmemem gerektiği konusunda bir "lecture" daha aldım. Beklerken hastanenin önünde 1 saatte bir paket sigara içtim.
Oğlanı mışıl mışıl uyurken, yanında yarım biberon dolusu papatya çayıyla birlikte teslim aldım. Yarım biberon papatyayı "çekince", acı da hissetmemiş. (Papatya çayı sedatifmiş, o gün öğrendim.)
Doktora "herhangi bir sorun yok değil mi" diye sorunca, "endişelenecek bir durum yok, 4-5 güne kadar tamamen iyileşir, iyi günlerde kullansın" dedi gülerek.
Teşekkür ettim.
bu sefer hakikaten ve dahi kısa bir not.
aidiyet yaratmak, commitment oluşturmak ( hay a.q.), ekip kurmak, ekibi oluşturanların potansiyellerini ortaya çıkaracak ortamı hazırlamak. hiçbir şey öğrenememiştiysem bile, bunu iyi öğrendim.
* anadolu efes'liyiz bugün.
Bu yazı -postun başlığı kısa notlar olmasına rağmen- ister istemez uzun bir yazı olabilir, ve bana dendiğine göre yazdıklarım hızlı hızlı okunursa, ne demek istediğim anlaşılmıyormuş. Notlar arasında zaman zaman kopukluk varmış gibi gözükebilir, lakin bencileyine göre hepsi birbiri ile yakinen ilintilidir. Size gene de dağınıkmış gibi gelecek olursa, bu durumu, yazarın engin ve geniş! tecrübelerinin yazıya özgün bir yansıması olarak değerlendirirseniz, memnun olurum.
Bu yazının -muhtemel- uzunluğunda, son yıllarda hem şirketler hem de kişisel-profesyonel gelişim/değişim konularında pıtrak gibi kitap yazılmasının, henüz yeterince tecrübe biriktirememiş çömezlerin kurslara katılarak! "yaşam koçu", "yönetici koçu" gibi abuk sıfatları kartvizitlerine yazdırmasının, ortalığı neyin gurusu olduğu belli olmayan "guruların" basmasının etkisi -muhtemelen- olacak. Ayrıyeten, anlı şanlı gruplardan birinin ceo'luğunu yapmış ve çalıştığı şirkete icra kurulu başkanı olarak dışarıdan atanmış bir "guru" ile ilgili olarak, "adam lavuğun önde gideni" diye düşünen yakinen tanıdığım bir dandik işler müdürünün görüşlerini de, yazı aralarına serpiştirdim.
(Öff be, çok havalı oldu.)
Değişim, daha çok gelişmek gayesiyle yapıldığından yazıda kimi zaman "değişim", kimi zaman "gelişim" yazdım. İkisini de aynı anlamda kullanıyorum.
# Şirketlerde değişimin, teorisi ve anlaşılması çok basit, lakin uygulanması çok zor olan kuralları vardır. Değişim her durumda rahatsız edici bir süreçtir. Değişimin iyi yönetilmesi durumunda bu rahatsızlık azalır, iyi yönetilememesi durumunda rahatsızlık daha da artar, proje "fail" eder, ve şirket hafızasına kazınır. Her "fail" eden proje, şirketin sonraki projelerinde harcayacağı eforun daha da fazla olmasına sebeb olur.
# Sadece teknik ve akademik metodlar üzerinden bir şirketi değiştirmeye çalışmak, işin "insan" boyutunu yeterince tasarlamamak, projenin daha başlamadan başarısız olacağının garantisidir. İşin "insan" kısmını pas geçip teorisinin mükemmel olduğu, anlı şanlı akademisyenler ve danışman şirketler tarafından hazırlanmış bir kaç değişim projesinin gidişatını acı acı seyretmek durumunda kalmış bir dandik işler müdürünü, yakinen tanırım. Teorik mükemmellik, iyi bir şey değildir.
(Ara not: bu "fail eder" falan gibi, işte yarı ingliş yarı törkiş konuşma huyumu yıllardır tımar etmeye çalıştım, olmadı. Tam oluyor gibi oluyor, bir şekilde zart diye dilimin ucuna gelen ecnebi tabiri söyleyivermiş buluyorum kendimi. Ayağıma taabi olup ilgimi çeken diğer tüm konulardaki kabiliyetsizliğimi de, kabullendim artık. Bir tek müzik, onda da "eh işte" seviyesine gelebildim. Bundan sonra ayağıma taabi olup da ilgimi çeken bir konuda kabiliyetim olduğu ortaya çıkarsa, çok şaşıracağım. Kapat, ara not.)
# Çalışanın çalışma tarzı, yönetimin yönetme tarzının aynasıdır. Yönetim, çalışanlarının değişmesini istiyorsa, değişime önce kendi yönetim tarzından başlamalıdır. Aksi taktirde, değişim hiç başlamadan biter.
# Çalışanlar, yönetimin ne söylediğine değil, ne yaptığına bakar. Yönetimin söylediği ile yaptığı örtüşmüyorsa, çalışan bu durumda yapılabilecek en doğru şeyi yapar; hiç bir şey yapmaz. Yönetimde bütünlük, önemlidir.
# Yönetimin bütünlüğü, yönetimin yaptığı tüm hareketlerin bileşkesidir. Eğer dedikleriniz, hareketleriniz, yaptıklarınız, iletişiminiz, davranışlarınız, ve hatta vücud diliniz birbiriyle uyumlu değilse, yönetimde bütünlük yok demektir. Çalışan bu durumu şak diye anlar. Çalışanın şak diye görüp yönetimin anlayamadığı bu tür durumlarda yönetim, "ulan biz ne diyoruz bunlar ne anlıyor" der, devamında, "kardeşim bu adamlara anlatıyoruz anlatıyoruz ama anlamıyorlar"'a bağlar. Değişim, başlayamadan biter. Yönetimin bütünlüğü, -çok- önemlidir.
(Yönetimin bütünsüzlüğüne örnek; normalde kapısı her daim kapalı olduğu halde "biz şirketçene açık iletişim kuruyoruz çalışanlarımızla" diyebilen bir genel müdür.)
# Çalışanlar talimatla değişmezler. Yönetimin düşündüğünden -genellikle- daha akıllıdırlar ve -genellikle- sorumluluk sahibidirler. İçtenlikle katılımlarının istenmesi ve doğru yönlendirilmeleri halinde, değişimde aktif rol alırlar.
(Meraklısına not; "leading by example" -Türkçesine ne diyeceğiz şimdi bunun?- her yöneticinin ve yönetici adayının bilmesi gereken, çok basit gibi görünen ama göründüğü kadar basit olmayan bir mevzu'dur. Teknik içerse de, teknikten ziyade davranışsal bir tutumdur. Eğer çalıştığınız insanların potansiyelini ortaya çıkarmak suretiyle işlerin "kendiliğinden"! hallolmasını sağlayıp rahata ermek isteyen bir yönetici iseniz, veyahut bu gibi konulara benim gibi "takıntınız" varsa, "içselleştirilmesi" gereken bir tutumdur.)
# Değişimin "teorik" kısmı çok basittir. Değişerek varmak istediğiniz orta ve uzun vadeli hedefin ne olduğunu, yani vizyonu belirlemeniz, varılmak istenen noktaya nasıl varacağınızı, yani stratejiyi ortaya koymanız, hedefe varırken hangi değerlere uyacağınız ve gene varılmak istenen noktaya ne kadar yaklaştığınızı gösterecek performans kriterlerini oluşturmanız gerekir.
# Orta ve uzun vadedeki hedefinize -yani vizyonunuza- sizi yaklaştıracak kısa vadeli hedef ve planların birbiriyle uyumlu olması gerekir. Organizasyonun performansı, varılması istenen uzun vadeli hedef gözetilerek değerlendirilmelidir. "Progress", yani ilerleme, takip edilmelidir. Sürekli "günü gelişine göre karşılamak" suretiyle varılmak istenen noktaya varmak, çok da mümkün değildir.
# Teorisi iyi olan ama uygulan-a-mayan bir stratejinin hiç bir anlamı yoktur. Ulusal kültürümüzün bir parçası olarak, "ne yapmalı" sorusuna herkesin söyleyecek fikri varken, "nasıl yapmalı" sorusuna gelince çuvallarız. Aynı şekilde, planlamanın hiç bir vadesi bizim ulusal kültürümüzün güçlü yönlerinden değil. Stratejiyi uygulamanın en önemli "must" larından biri, teori ile pratik arasındaki ilişkiyi "iyi anlamış" profesyonelleri doğru yerlere yerleştirmek, yok ise yetiştirmek, yetiştirilemiyorsa dışarıdan bulmaktır.
(Meraklısına ikinci not; power of execution. )
# Teori, teoridir. Okulda öğrenilir, eğitimi alınır. Falan. Pratikle ilişkisini kuramadığınız bir teorinin size -ne kadar sağlam olursa olsun- işte hiç bir faydası yoktur. Teoriyi iyi bilmekten daha önemlisi, içinde olduğunuz işin pratiğini, "context"ini bilmektir. "Context"'i bilmek demek, -benzetmek gerekirse- misal 1%'i doğru yorumlamaktır. 1%, siz ayakkabı üretiyorsanız ve bu sizin fire oranınızsa "çok iyi" olabilir. Ama bir uçak motoru üretiyorsanız, 1%, her gün bir kaç yüz uçağın düşmesi anlamına gelir.
# Context'ini yeterince bilmediğiniz bir şirketi -altyapınız ne kadar sağlam olursa olsun- değiştiremezsiniz.
(# Hazır teori ve pratik demiş iken; teori ve pratik arasındaki boşluğa "tecrübe", bu boşluğu doldurabilmiş olana da "tecrübeli" denir. Aradaki boşluğu doldurmanın hızlandırılmış yolları olsa da, genellikle zor yoldan, kan ve gözyaşıyla öğrenilir.)
# İstikrarlı ve tutarlı hareket eden bir yönetim (a.k.a yönetim bütünlüğü) aynı zamanda şeffaf olabilmeyi de becerirse, vermeye çalıştığı mesajlar çok etkili olur. Şeffaflık, yönetimin ne yapmaya çalıştığını, neyi düşündüğünü, çalışanlarına aynı netlikle iletebilmesidir.
# Bir çok süreçte olduğu gibi, değişim de her zaman istenildiği ve planlandığı gibi gitmeyebilir. Yönetici de çalışan da her şeyi bilmek zorunda değildir, bilmez de. Aynı şekilde her ikisi de hatasız olmak durumunda da değildir. (Hatasız kul olmaz, orhan gencebay) Yapılan hataları fırsata dönüştürmeye çalışmak, hata yapanın kafasını kesmekten daha akıllıca bir yoldur.
# Her şeyi bir anda değiştiremezsiniz. "Prioritization", yani önceliklendirme, şirketin kaynaklarını verimli kullanmak ve organizasyonu yormamak adına, çok önemlidir. Hiç bir şeyden ödün vermemek uğruna her şeyi yapmaya çalışmak, asla kaçırmamanız gereken şeyleri kaçırmanıza sebeb olacağından, manasızdır. Her şeye yetişmeye çalışmak, beyhude bir çabadır. (Öff be, bu da çok havalı oldu.)
# Her organizasyonda çeşitli seviyelerde güç dengeleri vardır. Değişim, bu dengeleri zaman zaman bozar. Daha önce birbirine değmeyen dengeler birbirinin içine geçer, potansiyel sürtüşmeler doğar. Oluşan sürtüşmeler teknik ise (misal basit bir yetki paylaşımı veyahut bir işi kimin kontrol edeceği gibi), sorunun açık ve şeffaf bir iletişim ile -mümkünse- dengeyi oluşturan kişilerce çözülmesi teşvik edilmelidir.
# Oluşan sürtüşmeler teknik değil ise, sorunu çözmeden önce bir "s" vermek gerekebilir. Organizasyonlardaki güç dengeleri zaman zaman "kişilerin gayri resmi ilan ettikleri krallıklarıdır", ve sorunun nasıl çözüleceği, tamamen ilgili krallıkların başındaki kişi veya kişilerin kimliği ve etki alanıyla ilintilidir.
# İnsanların dahil olduğu teknik olmayan sorunlarda, sorunu çözmek üzere sahaya inmeye karar verdi iseniz, sorunu tamamen ve tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde çözmeniz gerekir. Bir yönetici olarak sahaya çözmek üzere indiğiniz ama yarım yamalak çözdüğünüz her "çözüm"!, sizin gücünüzden çalar.
( Ahem;
İnsanların dahil olduğu teknik olmayan sorunlarda, sorun sizin daha da üstünüzden kaynaklanıyorsa durum netamelidir. Bu kısım spekülasyona açık, üzerine yazılar yazılabilecek bir mevzu ama kısa keseyim; bazen patrona rağmen patron için çalışmak durumunda kalırsınız, bazen de sizin üstünüzde birden fazla ses vardır. Her halükarda bilinmesi gereken -bencileyin- şudur; yukarıya doğru çıktıkça rüzgarlar daha sert esmeye başlar, sizden yukarısını yönetmek, zaman zaman sizden aşağısını yönetmekten daha fazla zamanınızı almaya başlar.
Bir ahem daha;
Bu durumların, cirosu 1 milyon veya 10 milyar olan şirketlerde de aşağı yukarı aynı olduğunu düşünüyorum. Patronu veya yukarıyı yönetmek, aşağıyı yönetmekten bir noktadan sonra daha fazla zaman alıyor. Tepenizdeki yönetimi yönetmek, veya rölasyonu sağlamak son derece önemlidir. Ve bu noktada sizin kişisel bütünlüğünüz ve üslubunuz devreye girer. Herhangi bir durumu düzgün "handle" edebilmek, yöneticinin belki de en önemli işidir. Bunu düzgün yapamayan yönetici, bulunduğu konumu uzun süre koruyamaz, veya yükselemez.)
# Değişim kritik noktaya ulaşıncaya kadar yönetimin en önemli işi, değişimi çalışanlarına "satmaktır". Değişimi satmak, sadece hamasetle olmaz, metodik olmayı da gerektirir. Havalı ve süslü konuşmalar saman alevi gibidir, fiyakası yüksektir, ama işe yaramaz. Çalışanlar yönetimin dediğine bakar, istikrarlı ve tutarlı bulursa değişime ayak uydurma yoluna veya ayak direme yoluna girer. (Değişime direnme, her zaman aleni olmaz, pasif direniş de olabilir, ki en çok rastladığım durum budur.)
# Yönetim rolünü iyi oynar ve yapması gerekenleri büyük oranda hatasız yaparsa, (bkz; hatasız kul olmaz) değişime direnen grup değişime ayak uyduran gruptan daha küçük olur. Değişim kritik noktaya ulaştıktan sonra yönetim, değişimi artık satmaktan ziyade "yönlendirmeye" çalışmalıdır.
...
Şimdi ben bu mevzu'yu kişisel değişime ve oradan da gayet düzgün bir şekilde gramafon iğnesine bağlayacaktım ama, yazı okunabilir uzunlukta bir yazı olmaktan çıkacağından, vazgeçtim. Onu da bir dahakine kısmetse. Artık bu yazış hızımla! seneye filan olur o da herhalde.
Falan.
Toy ve sefil, fakat hırslı bir mühendis olarak sahada çalıştığım yıllarda, yani bundan yıllar önce, yani asr-ı saadette, yani, neyse işte uzun yıllar önce, o dönem kendime seçtiğim "akıl hocam" bana şöyle birşey demişti; "basit görmeye çalış". Planlaması ve iş yüklemesi yapılacak iki düzine kadar ma'kene, stoğu kontrol edilecek ve gerekiyorsa satın aldırtılacak yaklaşık yirmi bin kalem malzeme, yönlendirilip kontrol edilmesi gereken bir tomar da adam vardı, ve bana basit görmem söyleniyordu. Verilen tavsiyenin ne anlama geldiğini içselleştirebilmem bir beş senemi, uygulayabilmem ise ikinci bir beş senemi daha aldı. (Süreler tamamen kişisel yetenekle! ilgilidir, gözünüz korkmasın.)
Konu çok mühim, iş tarafından yazayım dedim, farkettim ki hakkıyla anlatabilmek için tek bir yazı yetmeyecek, yetirmeye kalkarsam da çok uzun bir yazı olacak. Şaşırıp okuma gafletinde bulunacaklara acıdığımdan değil de, tamamen zamansal mevzu'lardan konuya "yemek" tarafından gireyim dedim.
#
Yemek yaparken kullandığınız malzemenin kendisi lezzetli ise, tarifi de basit olmalıdır. Lezzetli malzeme pahalı olan malzeme demek değildir. Lezzetli malzeme, mevsiminde yenen, uygun şartlarda yetişmiş malzemedir. Kış ortasındaki domatesten hayır gelmeyeceği gibi, Mayıs ayındaki palamuttan da birşey beklenilmez. Diyelim malzememiz güzel, mevsim de tamam, yaptığımız yemek güzel olacak mı? Nasıl pişireceğinizi bilmiyorsanız, olmayacak! Pişirme tekniği, bizatihi malzeme kadar önemlidir.
Aç parantez:
Kış ortasındaki domatesten hayır gelmeyeceği için yazın uygun miktarda güzelinden domates alınır. Güzelinden domates, salatada kullanacaksanız başka, yemeklere katacaksanız başka olabilir. Ben her sene bir kaç kasa Çanakkale tarla domatesini alıp, uygun şekilde paketleyip derin dondurucu denen alete atıyorum. Kışın nefis oluyor.
Bu derin dondurucu denen mucizevi alet, diyelim insanoğlunun ateş yakmayı öğrenmesinden önce icadedilmiş olsa idi, bugün pastırma, kurutulmuş et, füme, lakerda, çiroz gibi yiyecekler ortalıkta olmazdı. Tuzlanan, mayalanan, mumlanan, kurutulan, dumanlanan bir çok yiyeceğin temelinde, daha lezzetli olmasını sağlamaktan ziyade, yiyeceğin ömrünü uzatmak gayesi yatıyor. İnsan evladının eti ilk pişirmesinin sebebinin de benzer olduğunu düşünüyorum; olsa olsa pişirilirse daha uzun dayanacağını düşünmüştür. Yani etin hazmı zor olduğundan pişirmemiştir bencileyin. Şimdi de diyoruz ki "çiğ etin sindirimi zordur". Doğada eti çiğ yediği için hazımsızlık çeken hayvan, insandan başka, yoktur.
Kapat parantez.
Pişirme tekniği bizatihi malzeme kadar önemlidir!
Diyelim tava yapacaksınız, hadi gene diyelim, arnavut ciğeri yapacaksınız, sakatatın tazesi makbuldur, o yüzden marketten falan alınmaz, gidilir müşterisi çok olan bir kasaptan alınır. Tercihan kuzu ciğeri, bütün halinde, taze taze mutfağa buyur edilir, dışının zarı ve sinirleri keskin bir bıçak marifetiyle temizlenir, çok küçük olmayan parçalara bölünür, ve kesinlikle YIKANMAZ. (Ciğeri yıkatarak tarif veren bir sürü hanım eli değmiş yemek sitesine selamlarımı sunarım. Hepiniz yanlış yapıyorsunuz!) Ciğere nazik davranmak önemlidir, avcunuzun içinde kuş yavrusu tutarmış gibi tutulmalıdır. Kesilen parçalar beyaz ince una bulanır, her seferinde az miktarda olmak üzere çok kızgın yağa atılır, takriba 1,5-2 dakikadan fazla kızartılmaz. Ciğerin piştiği, üzerindeki köpüklerin azalmasından anlaşılır. Tavaya her seferinde az miktarda ciğerin konması, yağın olabilecek en yüksek sıcaklıkta olması, yağın soğumaması, ve fazla pişirmemek önemlidir. Bunlara uymazsanız, yağ çekmiş ağır bir arnavut ciğeri, veya kurumuş bir arnavut ciğeri yersiniz.
Bir başka örnek daha vereyim, diyelim, "hamsi kuşu" yapacaksınız, standart tarif (hanım eli değmiş olan sitelere selam x 2 ) hamsilerin kılçıklarını çıkar, içine yumurta kırılmış una bula, kızart, gitsin der! Olmaz efendim! Kılçıkları çıkartılmış hamsiler takriba 2 saat buzdolabında bekletilir, bu esnada içine yumurta kırarak kaba çekilmiş -ince de olur- mısır unundan bulamaç yapılır. Bulamaçın kıvamı önemlidir, fazla akışkan olmamalıdır, fazla kıvamlı da olmamalıdır; kulak memesi denen kıvam tutturulmalıdır. Bu bulamacı dolapta hamsilerin yanına koymak suretiyle yakınlaşmalarını sağlamak -bencileyin- yemeğin lezzetine pozitif etki eder. Dolapta beklemiş hamsiler gene dolapta beklemiş una bulanır, her seferinde az miktarda olmak kaydı ile, çok kızgın yağa daldırılır, çıkarılır. 1,5 dakikayı geçmemelidir. Daldırılır çıkarılır diyorum, çünkü ben bu nefaseti fritöz denen bir başka mucizevi aletle yapıyorum. (Hamsilerin kızardığı etrafındaki köpüklerin azalmasından anlaşılır.)
Üstteki tekniği alın, ister mücver yapın, ister karides, keyfiniz bilir, ama sonuç, aynıdır!
Domatesli bulgur pilavını da şey'edeyim, içimde kalmasın; piyaz edilmiş soğanlar bir tencere içinde güzelinden zeytinyağında hafif öldürülür, içine kallavi miktarda güzelinden domates doğranır (tercihan Çanakkale tarla domates). Domateslerin kabuğunu soymaya falan gerek yoktur, pişen domatesin kabuğu zaten kendiliğinden kıvrılır, isterseniz çıkartırsınız, istemezseniz çıkartmazsınız. Bu pilavın içine domatesin suyundan başkacana su, girmemelidir! Bir taşım kaynayan tencereye iri taneli bulgurlar konur, kısık ateşte, kapağı kapalı vaziyette pişirilir. Bulgurların üstünde 2 parmak kadar domates suyu olmalıdır. Hiçbir şey yapmasanız bile tencerenin başında beklemek -bencileyin- yemeğin lezzetine pozitif etki eder.
Aç, ikinci parantez:
Burada başka bir noktaya atlayayım; bir yemeğin adına panzerotti demek, veya dana carpaccio demek, veyahut faccocia bruschetta demek ile, "çiğ börek", "mantarlı ıspanaklı makarna" demek arasında bir algı farkı varmış gibi geliyor bana. Çok benzer şekilde, yemeği yapanın adının "Alberto" olması ile "Kaburgacı Hasan Usta" olması da fark ediyor. Aynı algı farkı fiyatlara da yansıyor. Bencileyine göre tamamen bir pazarlama hilesi. Nedense bizde daha çok rastlıyorum bu duruma.
Gene bir başka nokta, sos olayının abartıldığını, malzemenin kendisinin önüne geçtiğini düşünüyorum. Sos, daha önce de görüşümü beyan ettiğim üzere, lezzetsiz malzemeyi biraz daha lezzetli yaparak yenilebilir hale getiren yardımcı bir unsurdur. Evet, güzel soslar da var, yok değil. Lakin güzelce dinlendirilmiş bir antrikotu sosa batırarak pişirmek, veya üzerine sos dökmek, günah değilse bile, mekruhtur.
Bir diğer nokta, -bu son nokta-, ekonomik olması amacıyla tariflenmiş yiyeceklerin de ekonomik olmaktan çıkıp acayip hallere sokulmuş olması. Diyelim kaygana (Türk işi), diyelim pate (Fransız işi), diyelim fondü (İsviçre işi) gibi yemeklerin ortak özelliği, evde arta kalan malzemelerin, uygun bir bağlayıcı ile birleştirilip pişirilmesinden ibaret. Lakin tariflere bakıyorum, iş çığrından çıkmış, pazarlamaya dökülmüş. Kaz ciğeri pate var, iki sayfa tarif edilmiş. Fondü tarifi var, içine hangi peynir konur, hangi peynir konmaz, hangi şarap olur, hangi şarapla olmaz bir bir tariflenmiş. Halbuki orijinal tarif çok basit, arta kalan peynirler sarımsakla ovulmuş ve içerisinde bir miktar yağ ve şarap olan geniş tabanlı bir tencerede pişirilerek eritilir, içine de kızarmış ekmek bandırılır. En son bir markette "çikolata fondü" gördüm, söylenerek uzaklaştım.
Kapat, ikinci parantez.
Bir de mangal üzerine iki çift lafım var, ki mangal yakmak bizim güreşten sonraki ata sporumuzdur, iki sene öncesine kadar "mangal dediğin kömürle olur" diye ısrarla savunuyor idim, lakin bu gavur icadı gazlı mangalları gördükten ve denedikten sonra, hele bunların bir de duman tertibatlı olanları çıkınca inadımdan vazgeçtim. Mangal dediğin, illa kömürle olmayabilire geldim. Tavsiye ederim.
İlla ki kömürle mangal yapacağım diyorsanız mevzu gene basittir. Önemli olan ateşin kıvamını iyi tutturmaktır. Mangal ateşi çıra ile yakılır, petrol türevi tutuşturucular kullanılmaz, ateşe korkak yaklaşılmaz. Bunun için mangal öncesinde uygun bir cesaret şurubu içilebilir. Cesaret şurubunun azı mangal önünde ceylan misali ürkek hareketlere, fazlası elde kolda yanıklara sebeb olur. Dikkat edilmelidir. Ateşin kıvamı önemlidir, kor halindeki kömüre malzemenin yağı değerse, alev alır, malzeme yanar. Bunu engellemek için kor halindeki kömürün üzerine biraz "kül" koymanızı öneririm.
Et yapacaksanız, mangala en iyi gelen et antrikottur. 2-3 gün dinlendirilmiş, keyfe göre soğan suyu, karabiber vs gibi şeylerle hafif marine edilmiş antrikotun yanına yeşillikten başka birşey koymaya gerek yoktur. Malzemenin kendisi zaten lezzetlidir. Çok sık çevrilmemelidir. Mangalın ızgara izleri etin üzerine çıkmalıdır.
Balık yapacaksanız, balığın mevsiminde tutulmuş olması önemlidir, başkaca da bir şeye dikkat etmeye gerek yok, nasıl pişirirseniz pişirin -yakmadığınız sürece- lezzetli olur.
Ciğer, tavaya geldiği gibi mangala da gelir, sadece biraz daha ön işlem iyi olur. Taze kuzu ciğeri alınır, üzmeden dışındaki zar ve sinirler alınır. Ciğerin büyüklüğüne göre önce yatay, sonra dikey olmak üzere iki veya dört parçaya bölünür. Parçalar elma sirkesine -sulandırılmış üzün sirkesi de olur- 1-1.5 saat kadar yatırılır. Sirkede bekleyen ciğerler süzdürülür, çok ince piyaz edilmiş soğan, sumak, taze çekilmiş karabiber, toz kırmızı biber ile nazikçe ovulur. Ciğerler kuş yavrusu misali tutulmalıdır. Yayvan bir cam kapta bu karışımla birlikte üstü streçlenir, ve buzdolabında bir gün bekletilir. Mangal öncesi ciğerin dolaptan çıkartılarak oda sıcaklığına gelene kadar beklemesi önemlidir. Üzerindeki malzemelerden temizlenir, mangalda tüm herşey piştikten ve ateşin ısısı azaldıktan sonra, yavaş yavaş pişirilir. Sık çevrilmemelidir.
Aç kapa kısa parantez; "mangal yapalım" yerine "barbekü yapalım" daha havalı oluyor.
Çok daha basit ve çok daha süper olan tarif ise şudur, ki kendisi benim en sevdiğim şeydir; "çingen pilavı"; güzelinden domates, güzelinden beyaz peynir, güzelinden zeytinyağı ve bir miktar da reyhandan ibarettir.
Benim mutfak olayına girdiğimden bu yana basit tariflerin özünü -kendime göre- anlayabilmem de, on yıl olmasa bile uzun bir süremi aldı. İş de, bundan çok farklı değil. "Basit görebilmek", hakikaten son derece önemli, lakin şartları var. Bakalım, elim değerse yazacağım.
Not: Yukarıdaki ciğer mangal, sadece ve sadece rakı içenlere ikram edilmelidir. Rakı içmeyenlerin bu ciğeri yemesi durumunda, ciğer murdar olur.
Ben askerliğimi yıllar önce, bu yüzyılın başında, yani Galatasaray'ın Uefa kupasını aldığı dönemde, yani sokakta futbol oynayan çocuklardan kaleci olanlarının "Taffarel", forvet olanlarının "Hagi" olduğu dönemde, yani "Ulubatlı Souness" vak'asından birkaç yıl sonra, yani evvelki sezon neredeyse küme düşecek kadar ruhsuz bir futbol oynayıp mevcut teknik direktörün sezon ortasında gönderilmesiyle, "takımın başına Terim'i veya Lucesku'yu getirirlerse daha da tutmam bu takımı" diye düşündüğüm dönemden çok önce, kaçınılmaz olan olup da Terim tekrar getirildiğinde ilk tepkimin "hay sikeyim ulan!" -afedersiniz- olduğu dönemden daha da önce, doğuda yaptım. "Memet ağa" olarak, 28 gün, bilfiil vatanı korudum.
Birliğe avdet etmek üzere Harem'den bindiğim "Malatya Turizm" otobüsünün içinde, bencileyin ile birlikte, yaklaşık 30 "memet" daha vardı. Dışarıda da, bunun üç yüz katı kadar uğurlayanı. Beni uğurlamaya gelen hiç kimse -kimseye haber vermediğimden- yoktu. Otobüsteki diğer memetlerin arasında çıkıntı gibi durmayayım diye, biraz da ortamın havasına girip, otobüse el sallayanlara ben de el salladım.
28 gün süren askerliğin bende bıraktığı hissi süresi, 228 gün ile eşdeğerdir. Daha önce eline silah almamış ve hepi topu bir ay bile askerlik etmeyecek adamdan komando olur mu, olanlardan birini yakinen tanırım, olmayacak şey yoktur askerlikte. Günde 2 saat kadar "askeri eğitim" alıyoruz, gerisi "arazi çalışması" ile geçiyor. Askeri eğitim dediğim şöyle birşey; hangi komutla ne tarafa dönmemiz gerektiğini ve ne zaman duruluru o yaşa ve zamana kadar öğrenmemiş olanımız vardıysa, bir tamam öğrenmiştir. Arazi çalışması ise gayet düzgün çalışan bir sistem; "arazi çalışması yapılacak" komutuyla toplanılır, araziye çıkılır, herkes bulduğu bir yere tüner, kimisi sohbet eder, kimisi güreşir, kimisi de benim gibi yattığı yerden -sıkıntıdan- havada bakışlarıyla delikler açardı. "Çalışma" bir kaç saat sürer, bittiğinde, "dön" emriyle dönerdik.
Çarşı izni denilen şey, silaha el basıp yemin etmek suretiyle acemilikten çıkmış ve "usta" sınıfına terfi etmiş askerlerin, belli bir saatte tekrar "içtima"ya katılmak kaydı ile, yazılı bir izin kağıdı ile dışarıya çıkmasına denir. Yazılı izin kağıdını üstünde taşımak, önemlidir. İnzibat yakalarsa ve siz kağıdı gösteremezseniz, sizi fena yapmaya yetkilidir. Aynı şekilde çarşı izni esnasında taşkınlık vs de edilmez. (İnzibat yakalar.) Bu uyarıları, her çarşı izninden önceki içtimada tekrar tekrar duyan "usta" askerler, yani bizler, nizamiyeye doğru önce uygun adım yürüyüşe geçer, nizamiyeye yaklaştıkça düzen bozulmaya başlar, yürüyüş, son birkaç yüz metrede "dağınık koşu" halini alırdı. Nizamiyenin önünde bekleşen siviller, kendilerine doğru koşan aslanlardan hangisinin kendi aslanı olduğunu anlamaya çalışır, benzettiğine el sallar idi. Karışıklık olması çok normaldir, çünkü asker elbisesi içindeki askerlerin hepsi yumurta gibi birbirine benzer, uzaktan seçmek zordur. Aynı şekilde, koşan askerler de dışarıda bekleşen sivillere el sallar idi. Dışarıda bekleyeni olmadığı halde -çıkıntılık olmasın ve ortama uyum ba'bından- el sallayanların olduğunu da, biliyorum.
Hissi 228 takvimsel 28 günlük vatan hizmetim boyunca, ilk birkaç gün hariç, bende en ufak bir "canlılık hareketi" olmaması dışında, anlatacağım kayda değer bir şey olmadı. (Askerliği Tarkan'la ve hangisiydi hatırlamıyorum Birşey Doğulu ile birlikte yaptık, buna da kayda değer denemez) Artık şaptan mıdır (ki komutanlık tarafından konulmadığı tebliğ edilirdi), yoksa psikolojik midir, bilemiyorum, "ölü gibi" idi. Kendisi ile su dökme esnasında karşılaşıyoruz, alttan çeviriyorum, üstten bakıyorum, elimle tıklatıyorum, bir şey yok; "stone-dead". Alıcı bir kuştan kaçarken artık takati kalmayıp son nefesini teslim etmiş bir serçenin boynu gibi. Ucundan tutarak kaldırıp bırakınca, yerçekimi sebebiyle eski konumuna geri dönüyor. (Bu kadar çok küçümsemeyeyim, morali falan bozulur belki, "ejderha boynu" diye bir iyileştirme yapayım, sevinsin.)
Bahar geldi deyip, baharın hormonal etkilerine geçiş yapayım, yoksa afrodizyak diye başlayıp askerlik anılarından bahsetmek çok abes kaçacak. Yazının başlığına kanıp digest edilen afrodizyaklar önereceğimi zannediyorsanız, onu da beklemeyin. Üzerimde doğrudan coşturucu etkisi olan herhangi bir içecek veya yiyecek, ben bilmiyorum. Gerçi ıhlamur+tarçın+zencefil+bal karışımı ve kombinasyonları zaman zaman tetikliyor gibi beni, ama, ortaya "fact" olarak sunabileceğim olgunlukta değil.
Bencileyine göre, bahar yorgunluğu denen şey, bahar geldiğinde coşan hormonlar neticesi çok sevişiyor olmanın rasyonel bir sonucu. En azından benim için bu, böyle! Daha da güzeli, bu coşuyor olma durumunun, aşağı yukarı aynı dönemde, "Hatun" ile aynı zamana denk gelmesi. Etekler çıktı, güllü dallı şeyler giyiliyor evde. Neleri seviyor isem, onlar oluyor. Tam da bu aralar, hazır "ateş almışken", aramıza ikinci bir dişi sokmanın çok iyi olabileceği yönünde ikna edici konuşmalar tasarlıyorum. Bu sefer de ikna edemezsem, seneye bahara kadar mevzuyu gündeme getirmeyeceğim.
Hazır göğüsler de büyüdü. Yemeklerden sonra "şarap açar mısın, içelim" istekleri sıklaştı. Stoğu yeniledim. Kaşının altından bakıyor bana.
Müsadenizle.
Howdy cemaat?
N'aber lan? Beni soracak olursan, so so gözüm! ... de, hiç sorduğun yok zaten. Bloga şöööyle bir baktım da, özledik diyen Evli abime özledim diyor, arada laf atan da gene Evli abime hal hatır soruyor. Çok bozuluyorum a.q.
Neyse işte, Evli abimin işinden gücünden vakit kalırsa keyfimize bakıcaz diye uğraşıp duruyoruz biz de. Adam aldı başını memleketin ortasına gitti önce, ortalığın dumanını attırıyoruz derkene, haydiii İstanbul'a geri döndü gene. Hayat çok acayip o'lum lan, güya plancı pragramcıyız, hiç daha yaptığımız bir plana uyabildiğimizi göremedim. Neyse ki asayiş berkemal ve de işler tıkırında. Tıkırında dedim diye öyle gel keyfim gel sanma cemaat! Gene it gibi çalışmaca, koşturmaca. Standart Evli abi modu yani. Laf aramızda, ben olmasam herifin dünyadan haberi olmayacak, haberi yok a.q! İşe git, işten gel, evde de çalış... Bildiğin ot hayatı anasını satayım!
Şimdi cemaat, sana epeeycene eskortlar dedim, anlattım, şöyle yap, böyle etme dedim, senin dinleyenin dinledi, dinlemeyenin dinlemedi. Dinlemeyenin canı sağolsun, dinleyene "efferim ülen", de diyemem, onun da canı sağolsun. Fakat benim diyeceğim daha bitmedi annem.
Şimdi evli bir adamsan, evinden de memnunsan, ve fakat "ulan evlendik ama öldük mü" diyorsan alternatiflerin çok da fazla değil gözüm. Eskort olayı her zaman cepte zaten, geçelim onu. İki çapkınlık yaparım, bardan partiden günübirlik hatun götürürüm olabilir, ama bu da, bara partiye gidecek vakit istiyor. Üstelik öyle çok da planlanabilir vakitler değil bunlar artık benim gibiler için. Evlisin, işin gücün var, nereye gidiyorsun öyle a.q. parti marti falan. Fakat planlanabilir kaçamaklar planlayabilirsin gözüm.
Şimdi bir kere şunu aklının bir kenarına, yok lan yok, orta yerine kalın harflerle yaz! Türk hatunlarla yapacağın her kaçamak risklidir. Ben çok gördüm a.q. fuckbuddy gibi başlayıp ondan sonra b.ka saran işleri. Sor Evli abime, anlatsın sana, iki kere direkten döndü. Akıllanmıştır artık herhalde.
Gerçi onun da bi suçu yok lan! Şimdi hiç çükü yokmuş gibi davrandığı halde bi tane hatun var işte, danışmanlık için gelen ensesi kalın şirketlerden birinin proje yöneticisi, resmen fingirdiyor Evli abime. Aynı hikayenin benzerini daha önce de yaşadık a.q. Bana kalsa, önümüze düşünce bilerek kıvırdığı o kalçalarındaki eteği sıyırıp saçlarından kavradığım gibi yaslarım toplantı masasına, ... da, neyse işte. Evli abim iyi dayanıyor walla, beni ateşler basıyor vallahi hatun fingirderken. Ortalıkta alenen çadırı kuracağım bir gün, rezillik çıkacak.
Sadede gelelim cemaat: Sana Internet'te kolaylıkla bulabileceğin ve işe yarar yerlerden bahsedeceğim. Bir kere türkiş sitelerin hepsini çöpe at. Beş para etmez hiç biri. Haa, benim işim gücüm yok, yalanın da bini bir para bende dersen iş çıkartabilirsin. İki eğleneceğiz diye yalan söyleyemem ben, bayar beni. Bana sorarsan sen de siktiret bu işleri!
Bü dünyada, iki gözüm, bizim Türk hatunlar gibi kasık olmayan, başa bela olmayacak, eğlenmeye gezmeye tozmaya hevesli binlerce ahu dudaklı, sütun bacaklı dilber var. Sorun, onları bulmakta. Nasıl mı bulacaksın, şöyle annem:
Neogen.ro, sentimente.ro ve travelgirls.com. Bu 3 siteye de üye ol, bir profil oluştur, eli ayağı düzgün bir resmini koy (o'lum öyle apaçi gibi, güneş gözlüklü abuk subuk resimler falan koyma, salak mı zannediyorsun sen hatunları!), hatunların profillerinden uygun olanları tara, mesaj gönder. Gerisi senin becerine kalmış, öyle doğrudan zikiş zokuş mevzularına girme, ağzından salyalar akıtma. Efendi ve cool ol o'lum biraz. Sendeki çükten herkeste var a.q., bir fark yaratman lazım. Şimdi ben, aynen sana dediğim gibi yaptım, listeye güzel 8-10 hatun ekledikten sonra da resmimi kaldırdım (sakın unutayım deme, enselenirsin bak, risk alma). İlk iki site bildiğin sosyalleşme sitesi, değişik profiller de var ama geneli normal tipler. Travelgirls paralı bir site ama arada bir birkaç günlüğüne üye olsan kafi.
Eğer arada bir seyehat ediyorsan, ya da seyahat yaratabiliyorsan, ya da şehir dışına bir iki günlüğüne kaçabiliyorsan çok ideal abicim bu siteler. Siteden bulduğun hatunun emailini alıp muhabbeti ilerletiyorsun, arada bir mailleşiyorsun, konuyu gezmeye tozmaya, yemeye içmeye falan getiriyorsun, hatunu ince ince işliyorsun, bir yerden sonra da davet ediyorsun, iş bitiyor. Ona göre de önceden kendi programını rahat rahat planlıyorsun. Zaman kısıtı yok, niye aramadın yok, telefon vermek yok, taciz yok. Fıstık gibi iş. Hatunların çok büyük bir kısmı, eğer senin manyak olmadığına kanilerse, ağzın da bir iki laf yapmayı beceriyorsa teklifi reddetmiyorlar. Nedir, en fazla uçak biletini alıyorsun, oteli ya da gideceğin yeri ayarlıyorsun, yemekleri ısmarlıyorsun. Onda da seçimler sana kalmış. Öyle lüks yerler olması şart değil. Hatunlar para yemeye değil, gezip tozmaya, iyi vakit geçirmeye geliyorlar. Arada elektrik de iyi olursa yeme de yanında yat. Hafif bir sponsorluk durumu var ama kesinlikle seks satın almak değil olay.
Şimdi bu travelgirls'e biraz ayrı bakmak lazım. Seyahat etmek, farklı yerler görmek isteyen hatunların takıldığı bir yer burası. Tabii, adam söğüşlemeye kaydolanlar da var ama sırf gezeyim göreyim, iyi vakit geçireyim diyeni daha çok. Fransa'ya iş gezin mi var abicim? Çağır işte hatunu! Antalya'da iki gün kafanı mı dinleyeceksin, davet et! Olmadı İstanbul'u gezdirirsin ! (bu tehlikeli yalnız bak, öyle çok ayak altında olmamak lazım) .
Geçen saydım, böyle böyle 5-6 tane hatun olmuş arada bir mailleştiğim.
Bildiğin standart mail işte lan, hafif bir flörtözlük durumu var gerçi,
ama yalan yok en azından. Ben çok kullanmıyorum ama arada bir msn
neyinle de çetleşiyoruz. Listeden 2 tane hatunla arayı, olur da denk
getirirsem diye daha sıcak tutuyorum. Biri 30'lu yaşlarında taş gibi bir
milf, İngiliz, diğeri de tay mı desem, kısrak mı desem, ne desem
bilemedim, sülün gibi birşey. Sülün nasıl oluru temaşa etmek istersin belki diye resmini de ekledim. Profil resimlerinden biri bu hatunun. Bana diyor ki, "İstanbul'u hiç görmedim Cevat". "Gösterelim anam" diyeceğim, de, fırsat yok anasını satayım. Evli abime müracaat ettim, türk turizmi, vatan hizmeti falan dedim, "hade len" dedi. Kendisinin bu ara durumu değişik biraz da, elini ayağını çekti bir süredir bu işlerden.
Aslında bunların hepsini açarım. İyi de açarım. Fakat şu son iki üç günde görüp şahit olduklarım, benim yirmi senelik profesyonel hayatımda öğrendiklerimi en üst mertebeden özetler ve teyid eder nitelikte geçtiğinden, sıcağı sıcağına yazayım dedim. Bazılarını sonradan deşmeyi planlıyorum.
# Patronun -ya da üstünüzün- kafasının nasıl çalıştığını anlamak, yapmak istediklerinizi nasıl yapacağınızı ve daha da önemlisi, yaptıklarınızı -yapmayı planladıklarınızı- ona nasıl sunacağınızı etkiler. "Sunum" -sunacağınız şey birebir aynı bile olsa- önemlidir. Patronun -ya da üstünüzün- kafasının nasıl çalıştığını anlayamamak, hayatınızı zorlaştırır. Aynı şeyleri yapacak olsanız bile. Nokta.
# Bir şirkette herşey değişebilir. Patron değişmez. Sadece ikna edilebilir. Fakat değiştirilebilemez. Değiştirmeye çalışmayın, ikna etmeye çalışın. Lafınızla değil, yaptıklarınızı konuşturarak. Olmuyorsa çok zorlamayın. Sınırda bırakın. Yoksa sizi değiştirirler. Nokta.
# "Ben gencim, akıllıyım, eğitimliyim, her b.ku biliyorum, kodum mu oturturum" yaklaşımı, by default doğru bir yaklaşım değildir. Koyunca oturtacak kabiliyette ve zekada olsanız bile, bunun üslubunu tuttaramazsanız, sizi oturtmaya çalışacak hevesli çok olur. Neyi bildiğiniz kadar, onu nasıl sunduğunuz, tartıştığınız da önemlidir. Nokta.
# Tartışmayı bilmek, iyi bir yönetici ya da etkili bir profesyonel olmanın en önemli şartlarındandır. Tartışmada hep kaybeden -ya da kazanamayan veya eşit gelemeyen- tarafta olmak, fayda-zarar maliyeti yerlerde sürünen bir zaaftır. Devam ettirilemez. Türk usulü tartışmak, yani kafa kafaya vuruşmak, genellikle ortadaki konunun büyüklüğüyle orantılı cesamette bir hezimetle sonuçlanır. Elinizde sağlam kozlarınız yoksa, kaçınılması gereken bir durumdur. Tartışmak, iyi bilinmelidir. Nokta.
# İnsan iyi bildiği konularda iyi tartışabilir. Fakat yöneticinin, bazen tam bilmediği konularda da tartışması gerekir. Bu durumları görmezden gelmek veya kaçınmak, size fayda sağlamaz. Bilmediğiniz konularda nasıl tartışacağınızı öğrenmeniz gerekir. Üsluba tikkat!
# Mış gibi yapmak, bardan hatun kaldırırken işinize yarayabilir. İşte hiçbir işinize yaramaz. Dökülür üstünüzden. Konumunuz gereği yapmanız gerekenlerle, doğal naturanız arasında açıklık olabilir. Bu doğaldır. Maske takabilirsiniz. Hatta, bir maske repertuarına da sahip olabilirsiniz. Ama uzun süre mış gibi yapamazsınız. Siz mış gibi yaptığınızı ve diğerlerinin de bunu yediğini zannedebilirsiniz. Fakat herkes -özellikle de yakın çalıştıklarınız- bunu şıp diye anlar. Hatta öyle kolay anlar ki, bunu tek ayak üstünde bile yapabilirler Hayret edersiniz! Etmeyin! Çalıştığınız adamlar sizin zannettiğinizden genellikle daha akıllıdır.
# Üzerinizden mış gibi yapmaktan daha hızlı dökülecek birşey varsa, o da "yapmacık" davranmaktır. O kadar hızlı anlaşılır ki, karşınızdakinin tek ayak üstünde bile durmasına gerek yoktur. Oturduğu yerden bile yapar.
# Yukarıdan gördüğü baskıyı ve stresi aynen altına yansıtan adamdan yönetici olmaz. Daha doğrusu altınızdaki adam, bunu sürekli yaptığınızı gördüğünde, sizi bir süre sonra kaale almaz. Siz yerine, üstünüzdekine gitmeye başlar. Kendi kendinizin ipini çekersiniz. Nokta
# Herşeye yetişmeye çalışmak beyhude bir çabadır. Herşeye yetişebilmenin en iyi yolu, güvenebileceğiniz insanlarla çalışmak, onları yaratmaktır. Güven yaratmak başlı başına ayrı bir konudur ama, yaratılmalıdır. Tek başınıza günde en fazla 24 saatiniz vardır. Güvendiğiniz bir insanla gün 48 saat olur. Nokta.
# Profesyonel hayata enerjisi yüksek tecrübesi düşük olarak başlar herkes. Zamanla tecrübeniz yükselir, enerjiniz düşer. Tecrübesi yüksek fakat enerjisi düşük yöneticiden piyasada bol miktarda mevcuttur. Tecrübesi orta, enerjisi düşük yönetici sayısı daha da boldur. Makbul değildir. Makbul olmanın en kolay yolu, tecrübe kazanma hızınızı yükseltmekten veya enerji kaybetme hızınızı düşürmekten geçer. İkisi de öğrenilebilir bir durumdur.
# Tecrübe hızınızı arttırmanın en iyi yollarından biri, tecrübeli birini -üstünüzü değil- kendinize mentor, yani akıl hocası olarak seçmektir. İnsan, başkalarına birşeyler öğretmeyi sever. Öğrettiği kişinin gidişatını izler, merak eder, yardımcı olur. Kendinize iyi bir akıl hocası seçin, yardım isteyin. Bu, hem akıl hocası olarak seçtiğiniz insanın gururunu okşar, hem de yardımını garantiler.
# Yaptığınız işleri -özellikle de iyi olanlarını- sadece üstünüze değil, onun paralelindeki diğer yöneticilere ve bir üstünüze daha da duyurun. Üstünüzde birkaç farklı seviyeden insan yaptıklarınızdan haberdar olsun. "Bakın ben ne şahane işler yapıyorum" tarzıyla yapmayın bunu. Reklam kokmasın. Haberdar olsunlar. Kötü yaptıklarınızı ise akıl hocanızla paylaşın. Eleştiri isteyin. Önerilerini ciddiye alın.
# Yangın çıkınca hızlıca gidip söndürerek kahraman olanlara karşı uyanık olun. Yangını muhtemelen kendileri çıkartıyor olabilirler. İyi profesyonel / yönetici sık sık yangın söndürmez. Yangın çıkmasını engeller.
# Günü gelişine göre karşılayan adamdan da piyasada bol miktarda mevcuttur. Bir halt olmaz. Hiç makbul değildir.
# Türkiye'de ve dünyada patron şirketi olmayan işletme / kurum sayısı çok azdır. Kurumsallık bir "buzzword" dür. Herkes hımhımlayıp iyi birşey olduğuna dair kafa sallar. Danışmanlar bunu satar. Kurumsal şirket dediğin, genel müdürüne haber vermeden şirketi satan "böyyük" bir holding de olabilir. Dış görüşüne çok aldanmayın.
# İşle ilgili konularda tek bir doğru yaklaşım yoktur. Şirketin havasına, kültürüne uyan daha uygun yaklaşımlar vardır. Birisi yıllık bütçeye sıkı sıkı sarılırken, diğeri bütçeyle çalışmayı kısıtlayıcı bulabilir. İkisi de yanlış değildir. İkisi de doğru da değildir. İkisini de öğrenmeniz, hayrınıza olur.
# Çalışanınızı yaptığı iyi bir işten dolayı herkesin önünde samimice övmek, ona verebileceğiniz en büyük ödüldür. Başkasını övmek sırlarınızı dökmez, aksine parlatır. Kullandığım -ve benim bildiğim- en etkili silahtır.
Buradaki "yapın" dediklerim, kişisel görüşümdür ve son derece sübjektiftir. Herhangi örtüşen bir durumla karşılaştığınızda feyz alayım deyip birebir uygulamayın. "Revise" etmenizi öneririm. Olabilecek durumlardan mes'ul değilim. Olur da işinize yararsa, teşekkürlerinizi bana, şikayetlerinizi ise kime ederseniz edin.
Nokta.
Birkaç on yıllık zaman dilimindeki hatırladıklarımı yazmayı planlıyorum da, arada kopukluk olursa, ki olabilir, bu sizden değil, benden kaynaklanıyordur.
Uğraşırken, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım az sayıda hobim var; fotoğraf çekmek, bunlardan birisi. Arasıra alevleniyor, ki alevlendiğinde beni tutabilene aşkolsun, arasıra biraz sönüyor. Şimdinin teknolojisiyle, çekilen fotonun şıp diye görüntülenebiliyor olması, işin zevkli kısımlarının bir kısmını aldı götürdü gibi geliyor bana eskiye göre ama, gene de sevdiğim işler arasında ilk üçe girmiştir hep.
Sahip olduğum ilk fotoğraf makinası, ki sene seksenli yılların ortaları falan, tam olarak bir kutu idi. Avcunuzu düz açtığınızda, içine sığabilecek boyutta bir makene. Pardon, kutu. Ön tarafında, yaklaşık bir cm çapında bir mercek, filmin konulduğu arka tarafında ise, tamamen açılabilen bir kapağı vardı. Makenenin altında da, sağlı sollu iki adet manivela tarzı kollar mevcuttu. Birisi filmi sarıyor, diğeri filmi salıyor. Makenenin vizörü, yani çekeceğiniz potansiyel fotoyu görmek için gözünüzü yaklaştırıp baktığınız kısım, ortasında sabit kalemle bir dikdörtgenin çizili olduğu cam bir aparattan ibaretti. Diyelim vizörden baktınız, çekeceğiniz potansiyel fotoyu da beğendiğiniz. Makenenin, sağ ortasındaki bir kolu indirip bıraktığınızda, potansiyel fotonun görüntüsü filme düşüyordu. Sonra bir sonraki fotoğraf için, makenenin sol altındaki manivelayı bir tur çeviriyordunuz. Sararsa sarıyordu, ki arasıra sarmazdı, salan manivela yardımıyla düzeltiyordunuz, ki arasıra düzelmezdi. Aynı film üzerine birden fazla foto görüntüsünün düştüğü durumlar, genellikle bu sıkışmalardan kaynaklanırdı.
Makene, bu film sıkıştırma işini bir tarafa bırakacak olursam, tam otomatikti. Çünkü üzerinde, anlattıklarım haricinde başka hiçbir düğme veya ayar, yoktu. Işık ayarı, diyafram, enstantane falan, ı-ıhhh. Yok. Metraj, ya da zoom, yarı otomatikti. Zoom yapmak istediğinizde, çekeceğiniz nesneye yaklaşıyordunuz, geniş açı görmek istediğinizde ise uzaklaşıyordunuz. Potansiyel fotonun görünümünü, uzaklaşıp yakınlaşmak suretiyle vizördeki sabit dikdörtgenin içine ayarlamanız gerekiyordu.
Sonra da, çektiğiniz potansiyel filmleri siyah bir torba içerisinde makeneden çıkartıp, gene siyah bir plastik kaba koyuyor, ve fotoğrafçıya teslim ediyordunuz. Fotoğrafçı filmleri yakmazsa, ki arasıra yakardı, potansiyel fotolarınız size gerçek halleriyle ve bir miktar da negatifle birlikte teslim edilirdi.
Ara nağme; fotoğraf filmine negatif denmesi, filme görüntüsü düşen nesnenin koyuluğu ile, aynı nesnenin film üzerinde gözüken koyuluğu arasındaki tezattan kaynaklanır. Misal, çektiğiniz nesnenin rengi beyazsa, banyo edilmiş filmdeki görüntüsü siyah olur. Ya da tam tersi. Kapat ara nağme.
Fotoğrafçının filmi yakmış olmasının sonucundaki ruh hali, ben Odtü'de genç, yakışıklı, karizmatik fakat sefil bir mühendis adayıyken, saatlerce satır satır uğraşarak yazdığım fortran programını, açılması ve beş çeyreklik disketi okumaya hazır hale gelmesi takriba 20 dakika süren, 286sx model bir işlemciye ve 1 mb hafızaya sahip dandik ötesi bir bilgisayarda compile edip, sonucunu takriba bir 20 dakika daha ızdırap içinde bekledikten sonra, bip sesiyle ekranda beliren sonuca verdiğim tepkiye benzerdi: "Syntax error!". Hay ben senin ta...
Benim bu yukarıda tariflediğim makeneye sahip olmuş olmam, babamın ikinci el, üstten bakmalı Hasselblad marka bir fotoğraf makinası almasından bir iki ay sonraya düşer takriba. O makeneye makene demek, günah. Bir teknoloji harikası. Fotoğraf makenelerinin amiral gemisi gibi birşey. Ne zaman o üstten bakmalı ca'nım makeneyi elime alsam, babam yakınımda biter, strese girerdi. Haklıydı da. Benim gibi, sakarlığı had seviyede olan birinin o makeneye yaklaşması babamı strese sokmuş olmalı ki, bana o tam otomatik kutuyu almıştı. Sakarlık, ya da dikkatsizlik, artık ne diyeceksek adına, abarttığımı zannediyorsanız, zannetmeyin.
Şöyle ki: (uzundur)
Muhtelif defalar vücudumun değişik yerlerini kırdım, veya çatlattım. Birbirbir oyununu bilirsiniz, birisi eğilirek kambur olur, siz de karşıdan koşarak gelir, iki elinizi birden eğilenin sırtına basar, yaylanıp, bacakları eğilene değdirmeden üstünden atlarsınız. Bacaklar değerse, sıra eğilene geçer, bu sefer siz eğilen olursunuz. Tam hatırlamıyorum, birinin "atlayamazsın" gazına mı geldim, yoksa etrafta kızlar vardı da hava mı atmak istemiştim, eğilen çocuğa dedim ki; "yüksek dur". O da bayağı yüksek durdu. Ben de atladım. Ayağım, çocuğun bir yerine takıldı, iki elimin üzerine yere düştüm. Bir tanesi kırıldı.
Basket oynuyoruz, ben son sürat dripling yaparak karşı potaya doğru koşuyorum. Yanımda da, rakip takımdan iki kişi benimle aynı hizada koşuyor. Basitçe plan yaptım: Üçlük çizgisinin olduğu yere gelmeye yakın zart diye aniden duracağım, yanımdaki enayiler haliyle duramayacak, etrafım boşalacak, iki ayak üzerinde zıplayıp basketi lokum gibi atacağım. Plan güzeldi, fakat ben umduğum gibi zart diye duramadım. Stop etmemle birlikte ayaklarım kaydı, gene iki elimin üzerine düştüm. Diğer kolum kırıldı.
Son sürat ve kontrollü sürmekle övündüğüm bisikletimle birkaç arkadaş yarışıyorken, "bana yetişiyorlar mı" diye arkama baktığım bir esnada, park halindeki bir kamyonun kasasına arkadan daldım. Kamyona çarpan bendim, fakat netice itibariyle kamyon bana çarpmış gibi oldu; birkaç dişimi elime aldım.
Kayak öğreneceğim diye, adını zikretmeye gerek yok bir dağımızdan aşağı kuğu zarafetiyle inerken, birden artan eğimin etkisiyle hızlanmaya başladım. Batonlarla yönümü değiştirmeyi beceremedim. Kendimi atıversem yuvarlanır giderim diye düşünürken, önüme çıkan teleski direğine omuz cenahımdan girdim. Köprücük kemiğim ve birkaç kaburgam çatladı.
Toprak ve biraz engebeli bir sahada futbol oynuyoruz, ben her zamanki gibi, son sürat topu aldım, karşı kaleye doğru koşarak sürüyorum. Pas vereceğim adamı da seçtim, topa bakacağıma adama baktığımdan, pas vereceğim derken ayağımı tümseklerden birine gömdüm. Tarak kemiğim çatladı.
Zaman içindeki diğer muhtelif kereler düşmelerimi kalkmalarımı yazmıyorum. Ana fikrin anlaşıldığını zannediyorum. (Bendeki bu sakarlık seviyesinin had safhada olmasına bakarak, oğlana, yapma, etme, dikkat et demekten kendimi alamıyorum bazen, de, Allah'tan bu konuda bana çekmemiş.)
Ben döneyim gene fotoğraf mevzusuna. O dönem, epey bir fotoğraf çektim sanıyorum. Hatta babamla, yakacaksak bari kendimiz yakalım düşüncesiyle, gayet amatör, fakat işimizi gören bir karanlık oda bile kurduk. Bir ara dağ taş fotoğraf olmaya başlamıştı ki, ben üniversiteye gittim. Orada fırsatım olmadı, iş güç derken, uzunca bir süre fotoğrafla haşır neşir olamadım.
Beş altı sene öncesinde fotoğraf aşkım tekrar depreşti. Daha olgun ve daha depreşik bir merak olarak hem de. Böyle merak depreşmelerinin benim için anlamı şu oluyor genelde: elimin erişebilir durumda olduğu tüm makeneler araştırılacak, yayınlar takip edilecek, bir sürü inceleme okunacak, fotolara bakılacak, yeni ne olmuş ben bulaşmayalı öğrenilecek, hepsi kafada derlenip özümsenecek ve bir karar verilecek. Kafadan altı aylık bir süre yani. Bu huyumu bildiğimden, gittim en yakın fotocudan bir fotoğraf makenesi aldım dijital. Orta seviye kullanıcı için ideal denilen makenelerden biri. Alete alışmaya çalışmam 1 hafta sürdü. Ben daha çok, insan yüzlerinin olduğu resimleri çekmeyi seviyorum, börtü böcek ya da manzarayla çok fazla ilgilenmiyorum genelde. Bir hafta sonu, iki gün boyunca, Eminönü, Balat, Mısır Çarşı'sı vesaire gibi, insanın bol olduğu yerlerde dolanıp fotoğraf çektim. Fakat, kendimi fotoğraf çekiyormuş gibi hissedemedim. Vizörden bakacağım, vizörün işlevselliği kameranın arkasındaki lcd ekrana verilmiş, vizör olmuş sana ufacık bir gözenek. Olsun bari diye konulmuş gibi. Aldığımın ikinci haftasında, "ben buna alışamadım" deyip, gittim en baba fotoğrafçıdan, bu sefer slr bir makene aldım. Gövdeye dünyanın parasını, takriba yüz civarı inceleme okuduktan sonra karar verdiğim lenslere de, kainatın parasını ödedim.Vizörden bakıp çekeceğim potansiyel resmi gözümle görüyorum ya, mutluyum. Gene benzer mekanlardaki iki günlük bir foto turunun sonucunda çektiğim resimlere bakıp, bir kısmına hayran kaldım. Alet, bana rağmen mükemmel fotolar çekiyordu.
![]() |
| * foto buradan araktır. |
- Bu çok güzelmiş baba!
- Evet, bu çok güzeldir babacığım.
Ne zaman kendi babamı hatırlatacak birşey olsa, köşelere sıkışıyorum. Ağır geliyorum kendime. En çok da, babalar günü koyuyor bana. "Babalar günün kutlu olsun baba" deyip boynuma sarılıyor oğlan. Birkaç kez de, "senin baban yok mu baba" diye sormuştu. Öyle ya, annesinin babası olup da babasının babası olmayınca, meraklanıyor çocuk. Aslında gördü. Fakat hatırlayamayacak kadar küçükken. Yutkunuyorum. "Öldü", diyemiyorum. Yemiyor. Telefonunu da silemedim telefonumdan. Her babalar gününde, babasız kalmış olmanın babasını yemişliğimle, kalıveriyorum. Kestim.
Çocukluğumdan beri müzik dinlemek, en sevdiğim işlerden biri oldu hayatımda. Bazen buna uzun aralar vermek durumunda kaldım ama, bulduğum her fırsatta severek yaptım. Küçüklüğümün kulağında kalan bağlama ve akordeon tınıları, biraz büyüdüğümde yerini elektro gitarlara, bas gitarlara bıraktı. Bir odaya kapanıp, tek bir nota dizisini doğru ve temiz basabilmek için harcadığım uzun saatler oldu bir dönem. Bazen tek başıma çalıştım, bazen de benim gibi zibidilerle. Zibidi diyorum, çünkü kılık ve kıyafetimiz o döneme uygunduysa da, babamın yakıştırdığı terim buydu. Türkü ve sanat müziği haricinde bir müzik türü dinlediğine nadiren rastladığım babam, gene de hiç karışmadı bu durumuma.
O dönem, istediğiniz herhangi bir müzik türünün tüm kayıtlarına, notalarına, sözlerine erişmek bugünkü gibi çok kolay değildi. Şimdi adını tam hatırlayamadığım, Ankara Kızılay'daki feşmekan pasajındaki Hayri'ye gider, yeni çıkan rock ve metal albümlerini çeker, sözlerini, notalarını fotokopi ederdik. Sonra da birkaç zibidi olarak mütevazi bir öğrenci evinde çalmaya çalışırdık o fotokopileri. Gitarlarımız da dandikti ama olsun. Hevesimiz vardı. Bir dönem o kadar çok çalıştım ki, çalabildiğimi düşündüklerime bakarak, ileride bir
rock sanatçısı olacağımdan neredeyse emin olmaya başlamıştım. Olmayınca olmuyor değil de, kapasiteyle beklentiyi eşleştirmekte henüz toy olduğum zamanlar diyelim. Bir ara, bu rock sanatçısı olma sevdamdan vazgeçtim. Böylelikle, rock kültürünün gelişmesine kendimce katkıda bulundum. Büyük bir kayıp da değildim zaten bencileyin.
Yazın, odamın duvarına Jimi Hendrix ve Manowar posterlerini astığımda, babam ilk belirgin itirazını yaptı; "dinlediğin müzik bu kılıksızların mı?". Hakikaten kılıksızlardı. Olsun. Ben de zibidiydim nasılsa. Zaman içinde müzik zevkim, sadece rock metal değil de, bencileyin iyi müzik olarak değişti. Aynısını, oğluma da aşılamaya çalışıyorum.
Severek dinlediğim ilk klasik müzik parçası, Beethoven'in Ayışığı sonatıydı. İlk dinlediğimde, başa sarmıştım bir kez daha dinlemek için. Sonra bir daha sarmıştım. Hem matematik gibi gelmişti bana, hem de olağanüstü bir ruh hali. Bu sonatı defalarca dinlediğim bir gün, babam geldi odaya. Oturdu. Dinledi. Dinledi. Bittiğinde, "güzelmiş" deyip kalktı. Bu sahne daha sonraları da tekrarlandı birçok kez. Ya odama geldi, ya da aşağıdan, "aç sesini" diye bağırdı.
Oğlanla ciddi bir müzik arşivimiz var. Bazen oturup birkaç saat cd'leri karıştırıyoruz. Karıştırırken de, rastgele seçip dinliyoruz. Albüm kapaklarına bakıp kendisi seçiyor. Ben karışmıyorum. Klasikler bir yerde, türküler bir yerde, metalciler bir yerde, diğerleri kendi yerlerinde. Ayışığı sonatını ilk kez dinlediğinde, -müzik edevatlarının yanında bağdaş kurmuş karşılıklı oturuyorken-, sessizce dinledi. Bittiğinde, benden tekrar çalmamı istedi. Tekrar bittiğinde, "bu çok güzelmiş baba" dedi. "Evet, bu çok güzeldir babacığım" diyebildim. Bayıldım bu duruma. Hem de köşelere sıkıştım gene.
Babasının oğlu.
© Blogger template Shush by Ourblogtemplates.com 2009
Back to TOP